1 Kasım sonuçlarını doğru okumak

1 Kasım zoraki seçimi yapıldı. Sonuçta yine dört partili bir meclis oluştu. Fakat bu seferki sayılar 7 Haziran seçim sonuçlarından epeyce farklı. Zor ve hile ile oylarını artıran AKP 317 milletvekili çıkararak tek başına hükümet kurma hakkını nihayet kazandı. CHP de ciddi bir farklılık yaşanmadı. Oyları ve milletvekili sayıları azalan iki parti, tahmin edildiği gibi MHP ve HDP oldu. Zaten bu iki parti üzerinde operasyon yapılıyordu. MHP 7 Haziran seçiminde kazandığı seksen milletvekilinin yarısını kaybederken, HDP yirmi bir milletvekili kaybetti. Böylece HDP’nin meclisteki üçüncü grup olma durumu daha da net ve kesin hale geldi. 

Şimdi bir haftadır bu sonuçlar tartışılıyor ve daha çok uzun süre de tartışılacağa benziyor. Mevcut sonuca göre AKP tek başına hükümet kurma hakkı kazanmış bulunuyor ve bu temelde 7 Haziran sonrasının tersine şimdi hükümetin zamanından da önce kurulacağı anlaşılıyor. Mevcut meclisten yeni bir AKP hükümeti çıkacak, fakat hükümet olmak aynı zamanda ülkenin ve toplumun ihtiyaç duyduğu yönetim olmak anlamına gelmiyor. Yönetim olmak, özellikle de demokratik yönetim olmak ülke ve toplumun yaşadığı temel sorunları çözmeyi gerektiriyor. Fakat yeni AKP hükümetinin böyle bir yönetim olamayacağı daha şimdiden açıkça görülüyor. Çünkü AKP toplumun temel sorunlarını çözmeyi değil, ezmeyi ve bastırmayı esas aldığını açıkça söylüyor ve bu doğrultuda icraat da geliştiriyor. Kürt sorunu ile demokratikleşme sorununa bu temelde yaklaştığını açıkça gösteriyor.

Peki bu durumu meclise giren diğer partiler değiştirebilir mi? Mevcut anayasa hükümlerine ve yasal mevzuata göre değiştiremezler. Çünkü yasal durum AKP’ye hükümet olma hakkı veriyor. Gerisi AKP’nin nasıl yaklaşacağına kalıyor. Eğer AKP demokratik yaklaşım içinde olsa ve diğer tüm partileri de katarak sorunları çözecek bir demokratik yeniden yapılanmayı geliştirse, elbette mevcut sonuçlardan farklı bir yönetim çıkabilirdi. Fakat AKP’nin böyle yaklaşmayacağı açıkça görülüyor. Böyle yaklaşacak olsaydı, zaten 7 Haziran seçim sonuçlarını reddetmez ve değiştirmek için bu kadar saldırı ve oyun geliştirmezdi. Ayrıca seçim sonrası yaptığı açıklamalar da bunu net olarak gösteriyor. Dolayısıyla yasal yollardan ve siyaseten diğer partilerin böyle bir şansı bulunmuyor. 

O halde kurulacak yeni AKP Hükümeti ülkeyi ve toplumu nasıl yönetecek? Bunu doğru anlamak için, önce sözde seçim sonuçlarını doğru anlamak gerekiyor. Yani 1 Kasım seçim sonuçları kim ya da kimler tarafından ve nasıl yaratıldı? 7 Haziran seçim sonuçları kimler tarafından ve hangi plan temelinde reddedilerek 1 Kasım seçimleri ortaya çıkarıldı? Öncelikle bu soruların içerdiği cevapların doğru ve yeterli bir biçimde verilmesi gerekiyor.

Kuşkusuz 7 Haziran seçim sonuçlarının işlemez kılınmasında ve 1 Kasım seçimlerinin söz konusu sonuca ulaşmasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın belirleyici payı oldu. Bu konuda hakkını yememek ve ustalığını kabul etmek gerekiyor. Buna da diktatörlük düzeyindeki iktidar hırsının yol açtığını ifade etmek önem taşıyor. İşler Tayyip Erdoğan için bir yerde can havli durumuna gelmiş bulunuyor. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın savaşsız iktidarı bırakmamakta kararlı olduğu açığa çıkıyor.

İşin bir boyutu böyle olsa da, 1 Kasım sonuçlarını sadece Tayyip Erdoğan ile AKP’nin gücüne bağlamak doğru değildir. Bu sonuç, içinde çok çeşitli iç ve dış gücün bulunduğu bir plan ve konsept dahilinde ortaya çıkarılmıştır. Örneğin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu sonucun ortaya çıkmasında en az Tayyip Erdoğan kadar pay sahibidir. Tayyip Erdoğan ile kavga ediyor görünmesine bakılmamalıdır. Bu sözde kavga 7 Haziran seçim sonuçlarının işlemez kılınmasını ve 1 Kasım seçimlerinin yapılmasını sağlamıştır. Devlet Bahçeli’nin tutumu bunda belirleyici rol oynamıştır. 

Bu noktada denebilir ki, Devlet Bahçeli ve partisi 7 Haziran’da kazandığı seksen milletvekilinin yarısını kaybetmiştir; bu durumda 1 Kasım seçimini neden istesin? Parti olarak MHP’nin ve bir lider olarak Devlet Bahçeli’nin 1 Kasım seçiminde kaybettiği doğrudur. Fakat bunların karşılığında faşist devlet kazanmıştır. 1 Kasım seçim sonucuyla devletin Demokratik Cumhuriyet haline gelmesi şimdilik önlenmiş ve faşist-askeri niteliği korunmuştur. Ayrıca AKP MHP’nin faşist diktatörlük ve Kürt düşmanı çizgisine gelmiştir, yani AKP parti olarak MHP’lileşmiştir. Demek ki Devlet Bahçeli partiyi kaybetmiş, ama AKP’yi kazanıp devleti kurtarmıştır. Bu da ona yetmektedir, asıl görevini yerine getirmiş olduğunu göstermektedir.

Kemal Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin AKP iktidarı için bir koltuk değneği rolüne sahip olduğunu geçmişte hep belirtmiştik. Kemal Kılıçdaroğlu böyle bir görevle CHP’nin başına getirilmişti. Nitekim şimdiye kadar olduğu gibi, şimdi de bu görevini başarıyla yerine getirmiş bulunmaktadır. Aslında bu haliyle CHP’den farklı bir şey beklemek doğru değildir. CHP devlet açısından rolünü geçmişte oynamış, bu rolü artık AKP’ye devretmiş durumdadır. Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP’nin ise daha çok böyle olduğu ve olacağı açıktır.

1 Kasım operasyonu gerçekleştirilirken, başta HDP olmak üzere tüm devrimci-demokratik güçlerin yaşadığı zayıflıkların mevcut sonuca zemin sunduğu da tartışmasızdır. Zira 7 Haziran seçim sonucu yeni bir başlangıç içeriyor, Türkiye’nin demokratik cumhuriyete doğru yol almasının önünü açıyordu. Fakat bu zayıf ön açış, güçlü ve doğru politikalarla sürdürülemeyince, sonuçta ülkeyi ve toplumu 1 Kasıma götüren süreç yaşandı. Dolayısıyla tüm devrimci-demokratik güçlerin mevcut duruma yönelik özeleştirel yaklaşım içerisinde olması gerekiyor.

1 Kasım operasyonunda esas gücün ABD ve Avrupa olduğunu söylemek hatalı olmaz. Zaten söz konusu plan, 22 Temmuz’da açıklanmış olan ABD-AKP anlaşması temelinde ortaya çıkarılmıştır. Almanya’nın başbakan düzeyinde Türkiye’yi ziyaret ederek söz konusu planı desteklediği bilinmektedir. Avrupa Birliği Türkiye’yi eleştiren raporlarını açıklamayarak AKP’ye açıkça seçim desteği vermiştir. Dolayısıyla 1 Kasım’da AKP’nin aldığı sonuçların mimarı ve en büyük katkı sunanı olarak ABD ve AB’yi göstermek hatalı değildir. O halde 1 Kasım operasyonu bir NATO planı, kapitalist sistemin geliştirdiği bir plandır.

1 Kasım operasyonunun aslında bir darbe, Tayyip Erdoğan’ın sivil darbesi olduğu birçok çevre tarafından değerlendirilmiş ve kabul edilmiştir. Şimdi açığa çıkmaktadır ki, bu darbe Tayyip Erdoğan kadar Devlet Bahçeli’yi, Kemal Kılıçdaroğlu’nu, ABD ve Avrupa’yı da içine almaktadır. O halde NATO’nun gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesinin bir devamı ve günümüze uyarlanmış hali olmaktadır. Görev olarak da 12 Eylül faşizmini restore ederek yaşar kılmayı ve 12 Eylül darbesinin başlattığı İkinci Cumhuriyeti başarıya taşımayı hedeflemektedir.

Birinci Cumhuriyet bir CHP devletiydi ve esas olarak Kürt, sosyalizm ve din karşıtı olarak kurulmuştu. Bu karşıtlık yirminci yüzyılın son çeyreğinde artık yürütülemez hale geldi ve ABD önderliğindeki sistemin politikaları doğrultusunda değiştirilmek zorunda kaldı. Değişim, bu üç gerçeğin esasını ezerek sahtesini ortaya çıkarıp sistem tarafından özümsenmeyi ifade ediyordu. Buna da İkinci Cumhuriyet dendi ve bu süreç 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri tarafından başlatılıp geliştirildi. 

Karşıtları ezme görevini 12 Eylül faşist-askeri rejimi yürüttü. Solu tasfiye ederek sistem içine çekme görevini esas olarak Turgut Özal ve ANAP yerine getirdi. İslam’ın devrimci kültürel özünü AKP tasfiye ederek sahtesini sistem içine çekmeyi sağladı. Böylece geriye Kürt sorunu kaldı. Kürt Özgürlük Hareketi tüm saldırılara rağmen ezilemediği gibi, sahtesi de etkin bir biçimde geliştirilemedi. Ezme amaçlı saldırıları Kenan Evren cuntası ile Çiller-Güreş çete yönetimi sürdürdü, fakat özel savaş her düzeyde uygulanmasına rağmen başarılı olunamadı. Dolayısıyla PKK ezilemeyince de sahte Kürtçülük geliştirilip sistem tamamlanamadı.

PKK, bu süreçteki tüm saldırılara karşı direnip ayakta kaldığı gibi, bir de CHP’nin birinci cumhuriyeti ve AKP’nin ikinci cumhuriyetine karşı “Demokratik Cumhuriyet” teorisini geliştirerek bunu hayata geçirecek adımlar attı. Dikkat edilirse, belirtilen birinci ve ikinci cumhuriyetlerin özü aynıdır: Kürt, sosyalizm ve İslam karşıtlığı! Aralarındaki farklılık sadece yöntemdedir. Birinci cumhuriyet kaba redci yöntemle bastırmayı esas alırken, ikinci cumhuriyet sahtelerini geliştirerek kendine katıp özünü ezmeyi esas almaktadır.

7 Haziran seçim sonuçları birinci ve ikinci cumhuriyeti aşarak Türkiye’yi bir demokratik cumhuriyete götürmenin önünü açıyordu. Bu durum başta ABD ve Avrupa olmak üzere Türkiye’deki tüm tekçi ulus-devletçi güçleri telaşa düşürdü. Dolayısıyla birleşip 1 Kasım darbe sürecini planladılar ve elbirliği ile de uyguladılar. Böylece AKP’yi tek başına iktidara getirerek, yeni AKP Hükümetinin önüne PKK’yi ezip sahte Kürtçülüğü örgütleme ve sisteme çekme görevini koydular. Böylece 12 Eylül faşist-askeri rejimini restore etmesini istediler. Bu temelde de Demokratik Türkiye’nin önünü kesmeyi öngördüler. 

Tayyip Erdoğan’ın “PKK’yi ezeceğiz” ve “Sonuç alma aşamasındayız” demesi bu anlama geliyor. Belli ki 2016 Martına kadar bunu planlamışlar ve AKP’nin önüne koymuşlar. Bu temelde de AKP’yi tek başına iktidara getirmişler. İktidarını sürdürmesi de zamanında bu görevi başarmasına bağlıdır. Başaramazsa düşecektir. Peki başarır mı? Kenan Evren ve Tansu Çiller de “Başaracağım” dedi, ama sonuç farklı oldu. Direnen PKK bu durumu tersine çevirdi. Demek ki sonucu, Kürtlerin ve demokratik güçlerin AKP faşizmine karşı direnişi belirleyecektir. Bir kere daha teslimiyet ihanete, pasifizm yenilgiye, direniş ise zafere götürecektir! 

Yazarın diğer yazıları