1071 Akademisyen Ya da Türk Akademisinin Sefaleti…

Cihan DENİZ

İnsanlığın modernite altında sürüklendiği ahlaki sefaleti çok iyi çözümleyen düşünürlerden bir olan Nietzsche, bunun nedenlerinin başında köle ruhluların özgür ruhlulara karşı duyduğu hıncı görmektedir. Özgürce davranmaya gücü yetmeyen köle ruhlular, en çok da özgürce yaşayanlardan, düşündüklerini özgürce dile getirenlerden nefret etmektedir. Nietzsche’ye göre, bu tip insanlar özgürlüğe duydukları hınç ile özgürlüğü bir suç kölece boyun eğmeyi ise bir erdem haline getirmişler ve bunu insanlara benimsetmek için olmadık yollara, olmadık yalanlara başvurmuşlardır.

Sınıfsal değil ama ruhsal bir boyun eğme durumu anlamında kölenin duyduğu hınç, kişiyi özgürlüğe yaklaştıran bir duygu değil tersine özgür insana köleliği dayatan bir duygu halidir. Köle ruhlu “Ben özgür olacak, varlığımı özgürce ortaya koyabilecek güce sahip değilsem, kimse özgür olamaz” demektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin iktidarın 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında dayattığı savaş politikalarına ve bunun sonuçlarına karşı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bir bildiri imzalayarak gerçek aydın duruşunu sergileyen akademisyenlerle ilgili verdiği ihlal kararı etrafında iktidarın çevresinde kümelenmiş akademisyenler tarafından kopartılan fırtınanın bendeki ilk çağrışımı bunun köle ruhluların özgür insanlar karşında duyduğu hınç duygusunun bir örneği olduğudur.

Bu bildirinin içeriğine girmeye gerek yok. Çünkü ortada tartışmaya, ele almaya değer bir içerik yok. İçerikle ilgili tek söylenecek husus imzacı sayısı olarak 1071’in seçilmesidir. Tek başına bu bile karşımızda olanların akademisyen değil ama kendini iktidara ve milliyetçi kesimlere hoş göstermeye çalışan “ergenler” olduğunu anlamak için yeterlidir. Gerçi 1071’in gerçek anlamını idrak etmiş olsalardı, yerleri Kürtlerin karşısı değil yanı olurdu. Bu da işin trajik komik bir yanı olsa gerek.

Anayasa Mahkemesi kararı karşında 1071 akademisyen tarafından imzalanan bu bildiri, iktidarın akademinin gerçek temsilcilerine karşı giriştiği tasfiyeler sonrasında üniversitelerin içler acısı halini gözler önüne sermesi açısından bir ibret vesikasıdır. Bildiri, üniversitelerin bilimsellik, akademik özgürlük, eleştirel düşünce gibi akademiyi akademi yapan temel değerlerden ne kadar uzaklaştığını tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Daha açıkçası bu bildiri tüm darbelere, baskılara rağmen bir şekilde demokratik ve bilimsel özünü tek tek akademisyenlerin onurlu duruşları ile bile olsa koruyabilmiş akademiden geriye akademi namına bir şey kalmadığının ilanıdır.

Bu bildiri; özgürlükler, insan hakları, demokrasi gibi kavramlardan ne kadar haberdar oldukları kuşkulu olan 1071 tane sırf adına üniversite denilen ve liseden hallice bir kurumda eğitim verdikleri için akademisyen unvanı almış kişilerin akademik ve entelektüel düzeyini tüm trajedisiyle ortaya koymaktadır.

Bu bildiri aynı zamanda bir korkunun, hıncın da dışa vurulmasıdır. Bu kişilerin akademik yayınlarına bir bakalım. Burada doğru dürüst tek bir bilimsel çalışma, uluslararası düzeyde referans verilen tek bir makaleye bile göremeyeceğimiz neredeyse kesindir. Onların çalışmalarını susturmaya çalıştıkları akademisyenlerin çalışmaları ile kıyaslamak, duydukları hıncın ve korkunun nedenini anlamak için yeterlidir. Niteliksizlikleri özgürlük karşısında duydukları hınçlarının ve korkularının kaynağıdır.

Bu kişiler iktidarın akademideki tasfiyesi sonrasında boşalan kürsüler sayesinde bir yere gelebilmiş kişilerdir. Dolayısıyla da bulundukları yere kendi çalışmaları veya kendi çabalarıyla değil ama iktidar ile kurdukları yakın ilişki sayesinde gelmişlerdir. Bu nedenle, bu tip insanlar için gerçek akademisyen hem bir hınç hem de bir korku objesidir. Sahip olmadığı bir özgürlüğe sahip olduğu için, itaat ettiği kişinin değil kendi vicdanının sesini dinlediği için özgür insana hınç duyan ve bu hıncıyla da özgürlüğün bastırılmasını isteyen köle ruhlu insanlara benzemektedirler. Aynı şekilde akademide en minimal haliyle bile olsa akademik özgürlüğün, bilimselliği olması durumunda kendilerine oralarda yer olmadığını bildikleri için gerçek akademisyenlerden korkmaktadırlar. Gerçek akademisyenlerden hak etmedikleri bir şekilde aldıkları kürsülere tekrar gerçek akademisyenlerin gelmesinden deli gibi korkmaktadırlar.

Dolayısıyla bu bildiri 2019 yılı itibarıyla Türkiye’de akademinin içinde bulunduğu sefaleti, bu akademide çalışan sözde akademisyenlerin niteliksizliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu için önemlidir. Ama 2019 yılında Türk akademisinin özgür ve eleştirel düşünceye düşmanlığını gözler önüne seren bir belge olarak daha da önemlidir. Bu metnin imzacıları bilimsel çalışmalarıyla değil ama bu duruşlarıyla tarihe geçecektir.

Tek başına bu bildiri bile eğer Türkiye geleceğini kaybetmek istemiyorsa, gençlerin ve çocukların böylesi niteliksiz ellerde eğitim görmesini istemiyorsa barış ve demokrasi mücadelesinin bir an önce zaferle taçlandırılmasının zorunluluğunu gözler önüne sermektedir.

Yazarın diğer yazıları