14 Temmuz sineması

Hangi koğuşa gitmek istersin diye sormuştu gözlerimin içine bakarak cezaevi ana malta kapsının ağzında elleri arkasında bekleyen gardiyan. Sonra benim cevabımı beklemeden yanımdaki iki gence birer pislikmiş gibi bakarak daha doğrusu bakmayarak onları yok sayarak "bunları itirafçı koğuşuna götürün" demişti. Başları öne eğik gençlerin başları daha da aşağı eğilmişti. Yüzlerinde taşıdıkları utancın ağırlığı başlarını aşağıya doğru çekiyordu. "Utanççekiminin" yerçekiminden daha ağır olduğunu, utanç taşıyan bir çift gözdeki bakışların çürümüş bir ölüden daha beter koktuğunu ilk defa o an böyle yakından, böyle öldüresiye hissetmiştim. Bakışların koktuğunu… 

Temmuz sıcağında bir ateş topuna dönmüş ring aracının içinde sabahın köründe Şırnak’tan başlayıp akşamın alaca karanlığında Diyarbakır Cezaevi’inde tamamlanan yolculuğumuz boyunca bir kere bile başlarını önlerinden kaldırıp yüzüme, yahut etraflarına bakmamışlardı. Alınlarından akan ter adeta bir pınara dönüşmüş, yerde çoğalan ter göletini besliyordu. Ben de terliyordum fakat onlar terlemiyor adeta eriyorlardı. Utançmış meğer eriten onları.

Bir türlü anlam verememiştim bana öfkeyle ama saygılı bakan askerlerin bu iki gence neden üzerlerine bulaşacak bir pislik gibi baktıklarını. Üçümüz vardık tutsak olarak nakledilen. Üçümüzü ellerimize sarılan zincirlere takılan kilitlerle birbirimize kelepçelemişlerdi. Üç de asker vardı ring aracının içinde. İşte ancak şimdi gardiyan, itirafçı koğuşuna götürülmelerini isteyince anlamıştım bu iki gencin itirafçı olduklarını. Ancak şimdi gerçeklikleri açık ve çıplak bir biçimde yüzlerine vurulunca, birazdan kendileri gibi ruhları çürümüş bakışları kokan insanların arasına gitme ve orada tümden yitme korkusu bedenlerine dolanınca anlayabilmiştim ring aracındaki "eğikbaşlılığın" nedenini. 

Gardiyan yeniden gözlerimin içine bakarak sorusunu yenilemişti. "Hangi koğuşa gitmek istiyorsun" Birden ayaklarımın bağının çözüldüğünü, dilimin ağzımın içinde hareket edemez olduğunu hissetmiştim. Gözlerimi sımsıkı yummuştum yutmasın diye ihanetin karanlığı aklımın aydınlığını. Gençlerin çürüyen ruhlarının kokusu, hadese giden yolculuklarının korkusu birlikte bağlı olduğumuz zincirin halkalarından birer birer geçerek bana doğru ilerliyordu sanki. Eğer bir an önce toparlanıp cevap veremezsem bu zincirler bileklerimden çözülmeyecek ve onlarla birlikte aynı karanlık kuyuya yuvarlanacaktım. 

Gözlerimi açtığımda Diyarbakır Cezaevi’nde 35. Koğuşun aydınlığındaydım. Ruhuma çöken ağırlık Mazlum Doğan’ın ölümü yenen hafifliğinde çözülüvermişti. Kulaklarımda Hayri Durmuş’un "başardık başardık! Altı kişiyle başardık" diye bağırdığı "14 temmuz büyük ölüm orucunun" müjdecisi olan sözleri yankılanıyordu. Başarmıştım. Sürükleyememişti beni zincirler yaşayan ölülerin ülkesine. İnsanların ruhu çürümesin, bakışları kokmasın diye ölümün üzerine yürüyen, gladyo mezbahanesi Diyarbakır zindanının büyük direnişçileri, tarihin şen çocukları Hayri, Kemal, Akif ve Ali’nin ruhuna yakındı artık ruhum. O zaman anlamıştım asıl Diayarbakır zindanında verilen mücadelenin insan ruhunun çürümesine izin verilmemesinin ve yaşama temiz, berrak, aydınlık bakabilmenin mücadelesi olduğunu. Ruhum kurtulmuştu. Kurtulmuştu bakışlarım. 

Şimdi bu büyük destanı, 14 Temmuz büyük insanlık mücadelesinin hikayesini bir sinema filmiyle anlatmanın arifesindeyiz. Üç gün önce 14 Temmuz’du. Temmuz sıcağı kavuruyor yüreğimizin dört bir yanını. Yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin anısı 1991 Temmuz’unda nasıl izin vermediyse bu zindanın kapısında itirafçılık çukuruna yuvarlanmama, şimdi yine bir temmuzun sıcağında asla izin vermeyecek anılarının sıcaklığı kameramızın yenilmesine. Onlarla beyaz perdede doludizgin bir direnişe yol alacak insan ruhunun ateşi, insan kalabilmenin berrak bakışı. Sinemamızın adı 14 Temmuz Sineması olacak. 

Yazarın diğer yazıları