Mem û Zîn opera olursa…

İtalya’nın büyük opera salonlarında sahne alır. Almanya, Arnavutluk, Kosova, İspanya, Rusya’daki Kremlin Sarayına varana dek birçok opera ve tiyatro temsillerinde Almanca, İtalyanca aryalarını söyleyen Kürt opera sanatçısı Pervin Çakar, hedefinin ise Ehmedê Xane’nin Mem û Zîn adlı eserini operaya uyarlamak olduğunu söyledi.

“Roboskî katliamından çok etkilendim. Çok sarsıldım ve kendimi sorgulamaya başladım. Kürtçe opera yoktu zaten, yazılmış bestelenmiş bir şey yok. Halkım beni tanımıyordu. Gittiğim dernekler ve kurumlarda, dolaştığım yerlerde Kürtler beni tanımıyordu. Kendimi tanıtma gereği hissettim ve ana dilimle müzik yapmaya karar verdim.”

Bircan DEĞİRMENCİ / AMED

2011 yılı, Aralık ayının son günleri. İtalyan zenginlerin kış tatilini geçirmek için geldikleri Alp Dağlarının güneyinde bulunan Dolomitler bölgesindeki Cortina D’Ampezzo şehri o yıl yine turist akınına uğramıştı. Pavarotti Vakfı’nın düzenlediği konser için buradaydı. Titizlikle provalarını yapmasına ve onlarca kez seyirci karşısına çıkmasına rağmen her zaman olduğu gibi sahne onu heyecanlandırıyordu.

Opera salonunu dolduran seçkin dinleyici konforlu koltuklardaki yerlerini almış, onu bekliyordu. Az sonra sahnede kırmızı kıyafeti, tepesinde topladığı kumral saçlarıyla ışıl ışıl parlayan bir yıldız gibi belirdi. Bütün gözler ona çevrilirken o gözlerini kapatıp müziğin ritmine konsantre oldu. Orkestrayla birlikte İngilizce, İtalyanca aryalarını söylerken nefesler tutulmuştu. Narin bedeni sahnede adeta devleşmişti. Yüzlerindeki memnuniyet tebessümüyle, huşu içerisinde dinledikten sonra kendisini ayakta alkışlayan seyirciyi selamlayarak, sahneden indi.

Bir konseri daha sorunsuz atlatmanın huzuru ve yorgunluğuyla odasına çekildi. Haberlere bakmak için interneti açtı. Sosyal medyada gezinirken dağların eteğindeki karların üzerinde battaniyeye sarılmış yatan ve başlarında kendi anadiliyle ağıtlar yakan insanların görüntüleriyle karşılaştı. Ne olduğunu anlamaya çalışması uzun sürmedi. Kilometrelerce uzaklıkta bulunan ülkesindeki bir dağ köyünde çoğunluğu çocuk 34 köylü savaş uçakları tarafından bombalanarak parçalanmıştı.

Gözbebekleri büyüdü, boğazı görünmeyen bir el tarafından sıkılıyor, göğüs kafesi sıkışmaya başlamış, nefes almakta zorlanıyordu. Anaların ağıdına karşılık vermek istiyordu ama az önce sahnede duvarlara çarparak çağıldayan sesi kısılmış, çıkmıyordu bir türlü. Ağlayamıyordu, gözyaşları kan damlası olarak yüreğine akıyordu. Donup kalmıştı bu dehşet karşısında…

Müzikal yolculuğunun zirvesindeyken yaşadığı bu olay sanat hayatının dönüm noktası oldu. Kimden mi söz ediyoruz? Ünlü Kürt opera sanatçısı Pervin Çakar’dan. Bugüne nasıl mı gelmişti? Gelin hikayesine birlikte bakalım.

Sürgünde geçen çocukluk

Babası Mazıdağlı, annesi Derikli olan Pervin Çakar 1981’de Derik’te dünyaya geldi. Öğretmen olan babasının görevi nedeniyle Karadeniz’e gittiklerinde daha bebekti. İlkokul 4. sınıfa kadar Karadeniz Ereğlisi, Ordu Fatsa’daki köylerde geçti çocukluğu. Allah’a, yıldızlara, gökyüzüne şiirler yazan, toprağı eşeleyip sevdiği şeyleri gömerek daha güzel şekilde yeşermesini bekleyen, hayal dünyası zengin bir çocuktu.

Kimlik kartı sorunu yaşayan her Kürt gibi babası da Mazıdağlı olmasından mütevellit sürekli sürgün edildi. Bu nedenle kaygılı ve endişeli olan babası evde Kürtçe konuşulmasını yasaklamıştı. O yüzden Kürtçe çocukluğunda duyduğu bir ses olmaktan uzak kalmıştı. 11 yaşına geldiğinde babasının tayini Erzurum ve Erzincan’dan sonra bu kez Bismil’e çıkmıştı. Sılaya geri dönmüşlerdi.

İlk CD’isi Maria Callas

Televizyonda izlediği Barış Manço’nun boynuna asarak çaldığı enstrüman dikkatini çekmiş, onun gibi çalmayı hayal ediyordu. Babası ona sürpriz yaparak birgün eve elinde bir orgla gelmişti. Kendi kendine melodiler çıkartmaya çalışıyor, şarkı söylüyordu. Arabesk, pop ve halk müziği dinliyordu. Hiç bilmediği opera ise aklının ucundan bile geçmiyordu. Ortaokula burada devam ederken Halk Müziği yarışmasına girerek, sesini ilk o zaman fark etmişti. Yarışmada birinci olduktan sonra müzik öğretmenin teşvikiyle Diyarbakır Güzel Sanatlar Lisesi Müzik Bölümü’ne kaydını yaptırdı. İlk defa piyanoyla karşılaşıyordu. Enstrüman olarak viyolonsel çalıyordu. Mozart, Chopin çalan birilerini duyarak klasik müzikle tanıştı.

Okula devam ederken her yıl düzenlenen GAP Projesi kompozisyon dalında yarışmaya katıldı. “Kızımın Adı Dicle, Oğlumun Adı Fırat” başlığıyla yazdığı kompozisyonla rakiplerini geride bırakarak Kürdistan birincisi ve Türkiye ikincisi seçildi. Yarışmayı kazandıktan sonra Ankara’ya götürmüşlerdi onu. Büyükşehir gözlerini kamaştırmıştı. Üç gün süren gezinin ardından bir gece düzenlenmişti. Devlet erkanından isimlerin katıldığı gecede GAP Bölge Sorumlusu Olcay Ünver müzik bölümünde okuduğunu öğrendiği Çakar’a Maria Callas’ın bir CD’sini hediye etmişti.

“CD’yi elime alınca şaşırmıştım. Maria Callas’ın kim olduğunu bilmiyordum. Ve bunu dinleyecek bir CD çalarım da yoktu. Kitaplarımın olduğu dolapta hatıra olarak saklamıştım” diyor.

Oylun Devran Erdayı sesimi çok beğendi

Çakar, Gazi Üniversitesi Müzik Eğitimi Bölümü’nü kazanıp Ankara’ya gitti. “Şan bölümünü seçeceklerini söyleyen arkadaşlarım burada opera binası ve tiyatro salonlarının olduğunu söyledi. İlk defa gidip bir opera izledim ve büyülendim. Kesinlikle opera sanatçısı olmalıyım dedim.”

Okuldan aldığı bursla hemen bir CD çalar alarak 5 yıldır kitaplarının arasında bekleyen CD’yi çıkartıp dinlemeye başladı. Defalarca başa alarak dinlediği Callas’ın sesini taklit ederek, onun gibi söylemeye çalıştı.

Derken arkadaşları Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Oylun Devran Erdayı adında çok iyi bir hocanın olduğunu ve onunla tanışması gerektiğini söylediler. “Hocanın dersine gittim, en son ben kaldım. Herkes şarkılarını söyledi. Ben sabırla beklemiştim. Kimse farkımda değildi. Yorgunluktan bitap düşmüş sesim bile kısılmıştı neredeyse. Hoca bir an bir dönüp bana ‘sen kimsin?’ diye sordu. ‘Ben sesimi dinletmek için gelmiştim size. Sabahtan beri buradayım’ dedim. ‘Gel bakalım dinlet’ dedi. Dinledikten sonra çok şaşırdı ve ‘Sen kimseyle çalışıyor musun?’ diye sordu. ‘Hayır‘ dedim. ‘Senin hemen bir şeyler yapman lazım. Altı ay içerisinde sen operaya gireceksin’ dedi. Tarih bile verdi anlayacağınız.”

Mersin Opera sınavını kazandım ama…

2003 yılında üniversiteyi bitirip Diyarbakır’a döndü. Müzik öğretmeni olmayı kesinlikle istemiyordu. Opera sanatçısı olmayı kafasına koymuştu. Sıra ailesine bu kararı açıklamaya gelmişti. Tepki, beklediğinden daha sert oldu: “Opera nedir? Başımıza bir şey getirmeyesin. Sanatçı olmak zordur, yapamazsın” dediler.

“Ekonomik kaygıları da var tabi. 5 kardeşin en büyüğüyüm ve babam tek maaşla bizleri okutmaya çalışıyordu. Ben ağlayarak babamı ikna etmesi için hocamı aradım. Opera hocam babamı aradı ve konuştu. Babam tam tersi bir tavır sergileyerek, ‘tabiki yapabilir, gidebilir’ diyerek şaşırttı beni. Çok bozulmuştum. Bir gün hocam arayarak, Mersin Operası’nın açacağı sınava girmemi istedi. Gittim sınavları kazandım. Söylediğim aryalar beğenildi. Mersin’de yapamayacağımı ve Ankara’ya gitmek istediğimi söyledim. Hep büyük düşünüyordum. Şimdi olsa mesela daha küçük adımlar atmayı isterdim. Yine büyük düşünüyorum bazen ama şöyle küçük bir adım olsun daha sonra büyüğüne giderim diyorum. O zamanki aklım o cesaretim, o havalı halim aklıma geliyor. Ne çok kibirliymişim. Allahım nasıl böyle bir şey yapmışım diyorum. Hayatta yapamazdım şu an olsaydı. Deli cesareti vardı bende.”

Ve Ankara günleri başladı. Ankara’da kaldığı süre içerisinde hiç kendi evi olmadı. 7 ayrı arkadaşının evinde kaldı. Bu da onu çok zorluyordu. “Hep başkalarının yanında kalıyordum. Aldığım maaş çok azdı. Yevmiyeliydi. Devlet Operası’nda figüranlık yapıyordum. Para yetişmiyordu. Kadrolu değilim, koroda söylüyorum. Solo söylemek istiyordum, hayallerim vardı. Bununla ilgili çok yalnız kaldım ve bunlar beni tabi ki zorladı.” Ankara’da kötü koşullarda geçen bir yılı sponsor arayışı içerisinde geçmişti. Çünkü Viyana’daki bir yarışmaya katılmak istiyordu.

İtalya’nın altın sesi

Sonra İtalyan bir opera menajeri Giuseppe de Spirito Ankara’ya gelir. Bale bölümünde herkes sesini dinletmeye çalışırken tiyatroda büyük bir hangame. Pervin de koro bölümünde sesinin düzgün çıkması için durmaksızın şarkı söylüyor. Yine en sona kalmıştır. Menajerin yanına giderek sesini dinleteceğini söyler. Ağzından sadece bir cümle çıkmışken adam, “Tamam, dur!” diyerek, aryayı bitirmesine izin vermez. “Bugün kaç kez söyledin. Ben senin sesini dışarıdan dinledim. Bu sesle ilgileneceğim, haberleşelim” deyince Çakar, sevinçten havalara uçar.

Sponsor arayışlarını sürdüren Çakar, Ankara’daki seçmeleri geçerek, Viyana’daki Hans Gabor Belvedere Opera Yarışması’na katılmaya hak kazanır. Diyarbakır’a gelerek, dönemin belediye başkanı Osman Baydemir’i ziyaret eden Pervin’e Baydemir destek olur.

“Baydemir’e gerçekten minnettarım. Yıllar sonra Perugia’da karşılaştık. Sanat yaşamımı sürdürmem için beni Diyarbakır’a davet etti ama ben dönmeyi düşünmüyordum. Burada eğitim alıyor ve uluslararası alanda kendimi göstermek istiyordum.”

Babasından dolayı edindiği yeşil pasaportunun faydasını ilk kez görür. Hemen bileti alınır ve İtalya’ya gider. De Spirito onu Floransa’da bir kaç tiyatroya dinletir. Opera otoritelerinin ortak kanısı Çakar’ın altın bir sese sahip olduğudur. De Spirito ona “Senin mutlaka İtalya’da olman lazım” der. Çakar hiç düşünmeden ‘tamam’ diye yanıt verir.

“Tamam dedim ama nasıl yapacağımı bilmiyorum, para yok pul yok. Burs lazım, sponsor lazım.”

Kavala burs ayarladı

Aklında deli sorular, kafasında hayallerle Diyarbakır’a geri döner. Sponsor arayışını ona her zaman destek olan edebiyat öğretmeniyle paylaşır.  Öğretmeni elinden tuttuğu gibi soluğu Büyükşehir Belediyesi’nde kültür danışmanlığı yapan Şeyhmus Diken’in odasında alır. “Buna iyi bak. Bu, yüzyılda bir gelebilecek bir soprano. Buranın sanatçısı ve buna yardım edeceksiniz” diye sözler dökülür öğretmenin ağzından. Çakar, şaşkınlıkla olan biteni izlerken Şeyhmus Diken, hemen telefonu eline alır, aradığı kişiye durumu izah eder. Telefonun diğer ucundaki sesin sahibi ise Osman Kavala’dır. Aradan birkaç hafta geçer ve İtalyan Kültür Merkezi yetkilisi olan biri Pervin’i arayarak burs vereceklerini söyler.

“Buraya gelin dediler. Gittim. Ne zaman gideceksiniz? dediler. ‘Hemen yarın’ dedim. Kaybedecek zamanım yoktu. İtalya’da Osimo diye bir yerde akademi kazanmıştım. Çok önemli sanatçıların gelip ders verdiği bir yer. Kalacak yerim olmadığı için diğer öğrencilerle birlikte Katolik Manastırı’nda kalmaya başladım. Bir katedralin yatakhanesinde kalmak evde kalmaktan çok farklı bir deneyim. Papazlarla, rahibelerle dostluklarım oldu. Hala görüştüklerim var, benim için dua ettiklerini söylüyorlar.”

Akademide bir yıl eğitim aldıktan sonra Perugia’da yaşayan bir hocayla tanışır. “Ben elimden geleni yapacağım ve tiyatrolarda şarkı söylemeye başlayacaksın” diyerek,  Perugia’ya gelmesini ve özel ders verip birlikte çalışmayı teklif eder. Perugia’ya yerleşir.

Dünyayı gezen, kültürlere meraklı İtalyan Donatella Perfetti adında bir kadınla tanışır. Neden İtalya’da olduğunu anlatır Çakar. Perfetti ona inanır, sever ve “Bu senin odan, bu senin havlun, bu da banyon” diyerek, evinin kapılarını ona açar. 10 yıl birlikte yaşarlar. İtalyancayı bu sayede daha hızlı öğrenir. “Benim en büyük güvencem olmuştu. Her konuda çok desteğini gördüm. Perfetti şu anda 83 yaşında, onunla halen görüşüyoruz. Ona minnettarım. O olmasa belki de İtalya’da kalamayacaktım.”

Maddi imkansızlıklar nedeniyle pizza restoranlarında çalışan, barlarda bardak toplayan, garsonluk yapan Çakar, öte yandan opera yarışmalarına katılmaya devam eder. “İtalya’da tiyatrolarda kadro yok. Başlama ve bitiş tarihini belirten bir kontratla çalışıyorsunuz.”

10 yıllık süre zarfında İtalya’nın çeşitli kentlerindeki büyük opera salonlarında sahne alır. Almanya, Arnavutluk, Kosova, İspanya, Rusya’daki Kremlin Sarayına varana dek birçok opera ve tiyatro temsillerinde Almanca, İtalyanca aryalarını söyler. Gazeteler ondan “Türk opera sanatçısı” diye söz eder. Hayallerine kavuşmuştur.

Roboskî hayatını değiştirdi

Ta ki 2011 yılına kadar. Roboskî’de yaşanan olay hayatının seyrini değiştirmiştir. Olaydan haberdar olduğunda konser için geldiği Cortina D’ampezzo kentindedir.

“İnsanların sosyal medyada acımasızca paylaşımları beni çok üzmüştü. Öldürülenler Kürt ya da Türk olmanın ötesinde insandı sonuçta. Ben çok etkilendim. Çok sarsıldım ve kendimi sorgulamaya başladım. Bir takım şeyler okuyordum internetten, ‘Kürt olduğumu biliyorum ama daha çok bu sanatla ilgilenmek ve bu sanatla anılmak istiyorum’ diyordum. Kürtçe opera yoktu zaten, yazılmış bestelenmiş bir şey yok. Halkım beni tanımıyordu. Yaptığım röportajlar da hep öyleydi. Gittiğim dernekler ve kurumlarda, dolaştığım yerlerde Kürtler beni tanımıyordu. Ben de kendimi tanıtma gereği hissettim. Kendi ana dilimle müzik yapmaya karar verdim. Konserlerde bazı opera sanatçıları konserlerin sonunda kendi anadilleriyle bir şarkı söylüyorlardı. Ben neden yapmıyorum? Türkçe söyleyebiliyorum ama Kürtçe de yapmalıyım. Anadilimi öğrenmek için bir süreliğine memleketime döndüm. Okumaya yazmaya başladım. Bu kadar dil biliyorsun, neden kendi dilini öğrenmiyorsun diye çok kızdım kendime. Ben Kürt halkına mal olmak istedim.”

Vicdanen rahatım

Her şeye rağmen vicdanının rahat olduğunu ifade eden Çakar, “Siyaset yerine kültürü ve sanatı savunmaya çalışan, vicdanlı bir sanatçı olmaya çabalıyorum. Ben huzurluyum. Vicdanımla baş edebilmiş olsaydım belki bir takım şeylere ulaşmış olacaktım ama kendim olmayı tercih ettim. Her halkın kendi starını çıkarma derdi vardır. Opera dalında, dünya çapında birçok star çıkarmıştır halklar. Niye bizim de olmasın? diyorum. Neden bizden biri de o cemiyette gözükmesin?” diyor.

Yıllar sonra kendi anadiliyle şarkılar söyler. Araştırmalar yapar ve bir kaç kayıt yapmaya başlar.

“Diana Vekil Ermenice şarkıları Kürtçe’ye çevirip albüm yapmış, Rusya’dan sanatçıların yapmış olduğu çalışmalar var. Klasik müzik, opera kültürü Rusya, Ermenistan, Gürcistan’da var. Suriye’de, Irak’ta Bağdat Radyosu’nda, Erivan Radyosu’nda yapılmış bazı şeyler. Bundan sonra çıkabilir diye düşünüyorum. Başka operacılar çıkacak, daha önce yaptıkları şeyler çıkacak ortaya. Ben asla ilk yapmışım ya da ikinciyim, üçüncüyüm demiyorum. Belki önceden yapılmıştır ama ben duymadım. Şu an yaptığım için insanlara yeni ve ilk gibi geliyor. Böyle güzel gelince devam ettim.”

Çakar, artık Türkiye’de ve Kürdistan’da çeşitli mekanlarda anadiliyle söylediği şarkılarla adını duyurur. Halkına sesini duyurarak, borcunu ödemiştir. Tara Jaff ile birlikte Surp Giragos Kilisesi’nde şarkılarını seslendirir. Önüne koyduğu hedef ise Ehmedê Xane’nin Mem û Zîn adlı eserini operaya uyarlamak. Bunun için sponsor arayışı devam ediyor.

“Ekonomik sorunlar çözüldüğünde aslında çok kolay bir şey. Yapmak isteyen besteci hazır.  Mekan olarak burada çok güzel yerler var. Kostüm konusunda da çok zorlanmayacağımızı düşünüyorum. Benim istediğim dünya çapında bir tiyatroda olması. O daha fazla ses getirir. Çünkü bizim yaptığımız işler lokal olmamalı. Evrensel olabilmemiz için biraz daha Avrupa’ya yakın işler yapmamız gerekiyor.”

Arşiv amaçlı albüm yapmak istiyor

Kürtçe’nin Kurmanckî, Soranî lehçelerinde arşiv amaçlı bir albüm yapmayı planlayan Çakar, “Bunu orkestrayla yapmak istiyorum. Albüm olacaksa güzel bir şey olsun. Bu gerçekleşmezse piyano ve duduk olabilir, konserlerimde de bunu yapmak istiyorum. Aslında albüm benim için bir nevi arşiv. Albümler artık çok satmıyor biliyorsunuz. Diğer müzisyenler için de bu geçerli. Artık dijital platformlarda, sosyal medyada insanlar seslerini duyurmaya çalışıyor. Amatörce yapılan bir iş bir anda onbinlerce insan tarafından izleniyor. Ama profesyonelce yaptığınız bir şey görülmeyebiliyor. İnsanlar biraz daha pratik işleri sevmeye başladılar. Daha kolay, bir iki dakikalık işler ilgi görüyor. İnsanların artık çok fazla zamanı yokmuş gibi bir izlenim var. Ama bir tembellik var bence. Sanat emek gerektirir.”

Avrupa, Türkiye ve bölgedeki konserleri ise sonbaharda devam edecek olan Çakar, eşi ve üç yaşındaki oğluyla birlikte yaşamını Almanya’nın Baden-Baden kentinde sürdürüyor.

Yazarın diğer yazıları

    None Found