1951’den 2013’e göç ve mültecilik

Zorunlu göç   zorlu yaşam – 1

21. yüzyılın küresel sorunu, iktidarların malzemesi, kapitalizmin ucuz iş gücü… Yılda 132 milyar Dolar rant elde edilen göç ve mültecilik artık sadece bir ‘insan hakları’ sorunu olmaktan çıkmış uluslararası bir sermaye ve iktidarlar oyununa dönüşmüştür. Bugün dünya genelinde 232 milyon göçmenin ve 4.5 milyon siyasi mültecinin olduğu, 7.6 milyon insanın savaşlardan dolayı ülkesini terk ettiği, 8 milyon göçmenin köleleştiği ve umut yollarında 2.3 milyon insanın yaşamını yitirdiği bir döngüde BM hala  göç ve mültecilik sorununa 1951’lerin dünyasından  bakıyor.
Yaşam koşullarının değişmesi, her alanda olduğu gibi yeni gereksinimlere paralel olarak toplumsal yaşamda da bir takım değişiklikler yaratmıştır. Bu değişikliklerden biri olan göç, toplumların bilincinde derin izler bırakmıştır. İnsanın fiziksel çevresi, maddi yaşam koşullarını ve ruhsal yapısını şekillendirmektedir. Bundan dolayı kişinin bu çevreden kopuşunun zorunlu olduğu durumlarda göç, çoğu zaman geri dönüşü pek mümkün olmayan ve kişinin kendi fiziksel ve dolayısıyla ruhsal çevreden ayrılmasına yol açan bir süreç özelliği göstermektedir. Göç, sadece kişinin veya toplumun yer değiştirmesi değildir aynı zamanda kimlik, kültür ve kendi sosyalitesinde kopuş, yabancılaşma ve özneden nesneye dönüştür.

1951’lerin dünyası değişti

Mültecilik hukuksal bir tanım olarak yaklaşık 60 yıldır var olsa da göçmenliğin ve sığınmacılığın tarihi, iktidarın tarihiyle paralel bir seyir izlemiştir. Baskı ve zulüm sebebiyle ülkelerinden kaçan insanların korunması, insanlık tarihi kadar eski bir olaydır. Bu özelliğe dair referanslar, Ortadoğu’daki Hititler, Antik Yunanlılar, Babiller ve Asurlular gibi en büyük imparatorlukların geliştiği dönemlerde, yani 3.500 yıl önce, yazılmış metinlerde bile yer almaktadır. Tarihi bu kadar eskilere uzansa da mülteci sorunu gelişen süreçte yok olmamıştır. Öyle ki bugün bile bu sorun tam anlamıyla çözülememiş ve hatta her geçen gün daha da büyümektedir.
Mülteci sorunu küreselleşme ile yeni bir boyut kazanmış, bu süreçte o da küreselleşmiştir. Günümüzde mülteciliğin, zorunlu göçün belirgin özelliği sadece gittikçe daha küresel bir hal alması da değildir. Göçler bir tercih değil, zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Daha doğru bir ifadeyle artık göç, yerinden olmaya (edilmeye) karşılık gelmektedir. Göçün değişen tabiatı, zorla yerinden edilmeye tekabül etmiştir. Mültecilik, sığınmacılık, yerinden edilenler, vatansızların ortaya çıkışı bir tesadüf değildir ve tam da bu gerçekliğe işaret etmektedir.
İnsanlık tarihi kadar eski olan göç, 21. yüzyılın küresel sorunu, iktidarların siyasal malzemesi, kapitalizmin ucuz iş gücüne dönüştü. 4.5 milyon siyasi mültecinin olduğu, 7.6 milyon insanın savaşlardan dolayı ülkesini terk ettiği, 8 milyon göçmenin köleleştiği ve umut yollarında 2.3 milyon insanın yaşamını yitirdiği, yılda 132 milyar Dolar rant elde edilen göç ve mültecilik, artık bir ‘insan hakları‘ sorunu olmaktan çıkmış uluslararası bir sermaye ve iktidarlar oyununa dönüşmüştür. Tüm bu gerçeklerle 193 üye ülkeye sahip BM’nin göç ve göçmenlikle ilgili uluslararası bağlayıcı(!) antlaşma ve protokollerine göz atmakta yarar var.
Bilindiği gibi BM mülteci ve göçlerle ilgili ilk uluslararası sözleşmeyi 1951’de hazırladı. 1951 yılında mültecilerin çoğu Avrupalıydı. Bugün ise mültecilerin çoğunluğu Afrika ve Asya kökenlidir. Geçmişteki benzerlerinin aksine, günümüzdeki mülteci hareketleri bireysel kaçışlardan daha ziyade artarak kitlesel büyük göçler halini almakta. Günümüzde mültecilerin yüzde sekseni kadınlar ve çocukların olması bile başlı başına göç olgusunda büyük bir değişimi beraberinde getirmiştir.

AB ülkeleri kendine ‘insan’

1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi, 1967 tarihli Protokol ve 1969 Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi açıkca günümüzde göç, mülteci veya iltica ya da tüm bunları ortaya çıkaran neden ve sonuçlarına ilişkin yetersiz geri veya cevapsız kalmıştır. Mülteci konusu, uluslararası toplumun birbirine olan karşılıklı bağımlılığının klasik bir örneğini oluşturmaktadır. Bu, bir ülkenin sorunlarının aynı zamanda diğer ülkeler için nasıl sonuçlar doğurabildiğini açıkça göstermektedir. Söz konusu durum aynı zamanda sorunlar arasındaki birbirine bağımlılığın da bir örneğidir. 1951 yılında Avrupa göç politikaları üzerine oturan BM sözleşmesinin günümüz göç ve mültecilik olgularında bir kaos yarattığı artık bilinmektedir. Söz konusu kaosta en fazla yararlanan ülkelerin başında ise AB ülkelerinin geldiğini belirtmek abartı olmayacaktır. Göç olgusunun değişkenliğini hala 1951 üzerinde yürüten AB ülkeleri, yeni göç tanımına uymayan yasaları koruduğu gibi son yıllarda mevcut yasaları da geriye çekerek BM sözleşmelerini ‘iç hukuk’ anlayışıyla oldukça daralttığı görünmektedir. Kaldı ki büyük nüfus hareketlerinin nedenleri de aynı zamanda değişime uğradı ve arttı. Bazı kesimler, yardım kuruluşları arasında daha yakın işbirliği ve birlikte çalışma çağrısında bulunurken, diğerleri ise uluslararası mevzuattaki boşluklara ve bu alanda daha geniş çaplı standartlar oluşturma talebine dikkat çekmektedir. Mevcut uluslararası sözleşmelerin yetersizliği ortak bir fikir ortaya çıkarmışsa da bunun G7’ler olmak üzere AB ülkelerinde dikkate alınmadığı bilinmektedir.
Yaşlı Avrupa kıtası göç ve mültecilik üzerinde iki önemli olguyu orta vadede ön plana çıkarmakta:
1- Ucuz ve genç iş gücü,
2- Göçmenler ve mülteciler üzerinde yapılan politikanın iç dengelerdeki koruyucu rolü.
Sonuç olarak, bugünkü mültecilerin çoğu, Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme’de bahsedilen tanıma uymamaktadır. Bu tanım, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti ya da siyasi görüşleri nedeniyle zulme uğrayan mağdurları bile toptancı bir anlayış, sığınma talep edilen ülkelerin siyasi duruşu, mültecilerle ilgili iç hukuk düzenlemeleri, sığınma talep edilen ülkelerin uluslararası siyasi ilişkileri belirleyici bir rol oynamaktadır.

Zorunlu göç zorlu yaşam

Zorunlu göç kategorisinde değerlendirilen mültecilik ve sığınmacılık, çeşitli nedenlerle insanları ülkelerinde baskı görmeleri nedeniyle, ülkeyi terk etmek zorunda bırakan bir olgudur. Mültecilerin, sığınmacıların öncelikli amaçları yaşamalarına yönelik bir tehdidin olmadığı emniyetli bir çevrede yaşamlarını devam ettirmektir. Mültecilik, zorlu ve geleceği belirsizlikler içeren bir yaşamı ifade eder.
Mültecileri ülkelerinden göç etmeye zorlayan nedenler, çoklu travmaların görülmesine sebep olabilir. Bu çoklu travmalarla beraber gelinen ülkedeki yaşam koşulları, sığınma politikası ve insan haklarına verilen değer, mültecilerin kaderini tayin etmede önemli unsurlar olarak rol alırlar. Oysa, mülteciler genellikle geldikleri ülkede çoklu travmalar nedeni ile ihtiyaç duydukları psikososyal destek yerine ülkedeki kötü yaşam koşulları içinde çaresiz bırakılmaktadır. Üstelik gelinen ülkede mültecilerin kendi ayakları üzerinde durmasına yardımcı olacak ve sosyal işlevselliklerini harekete geçirecek mekanizmaların ciddi anlamda kısıtlanması göçmen-mülteci dünyasında devam eden yeni travmalarla yol açmaktadır.
Göçmen-Mülteci’nin yaşamı sığındığı ülkede her ne kadar fiziksel bir garantiye kavuştuğu düşünülse de bu çoğu zaman tersi bir gerçeğe tekabül eder. Çünkü, gelinen ülkede kişinin can güvenliği geldiği ülke kadar olmasa da ciddi bir tehdit altındadır. Onun yaşamını, sosyal işlevlerini, travmalarını, psikolojik desteklerini koruyan, geliştiren veya garanti altına alan hiç bir yasal mekanizma bulunmamakta ve uygulanmamaktadır.
Zorunlu göçün zorlu bir yaşama evrilmesi göç ve mülteciliğe yeni tanımları da beraberinde getirmektedir. Kitlesel göç hareketlerinin dünyada neredeyse tüm sınırlar arasında gerçekleşmesi, devletlerin bu konu üzerine eğilmesini zorunlu kılmıştır. Göç ve kitlesel sığınma durumlarına ilişkin çözümler üretme anlamında uluslararası kuruluşlar kurularak birtakım evrensel sözleşmeler imzalanmıştır. Böylelikle göç ve iltica konularına yaklaşım, insani yardım ve insan hakları bağlamında değerlendirilmeye başlanmıştır. Mültecilere yönelik kalıcı çözümler üretme konusunda vurgu yapılmaya başlanmış, kişilerin ülkelerine geri dönüşlerini sağlama yönünde çabalar ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu gelişmeler sorunun önüne geçmediği gibi sorunu katlayarak günleştirmiştir.
Her şeyden önce göç ve göçmenlik olgularına ‘insani yardım, insan hakları‘ olarak bakmak ve buna göre tebdirler geliştirmek mevcut gerçeğin karşısında oldukça küçük ve yetersiz kalmıştır. Soruna ‘yerinden çözümden ziyade yerinden edildikten sonra çözüm aramak yanlış tespit üzerinde yanlış tedevileri de beraberinde gegetirdi, getirecektir. Uluslararası düzenlemelerde mültecilere yönelik yürütülen çalışmalar, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi 1967 tarihli Protokol ve 1969 Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi çerçevesinde yürütülmesine rağmen, yürürlülükteki protokol ve sözleşmelerin uygulanması tüm tartışmalara rağmen masa üstü teorilerde kalmış üye ülkeler dahil BM mevcut uygulamaların gerisine düşmesi tespitlerdeki yanılgıları bir kez daha ortaya çıkarmıştır.
Savaş, yoksukluk, iklimsel değişimler, siyasal baskılar ve ucuz iş gücü transferleri göç ve göçmenlik sorunu küreselleştirmiş bir ‘insan hakları’ olgusununun çok ötesine taşımıştır.

Mültecilere ırkçı saldırılar

Son yıllarda, mültecilere ve sığınma hakkı talep eden insanlara yönelik şiddetli saldırılarda göze çarpan bir artış mevcuttur. Bugün, benzer korkuların yüksek oranlara ulaştığı bazı ülkelerde mülteciler, sürekli bir fiziksel saldırı korkusu ve yaşam ve güvenliklerine yönelik tehditlerle beraber yaşamaktadırlar. Yabancılar ve özellikle savunmasız bir grup olarak görülen mülteciler, sık sık ırkçıların hedefi olmaktadırlar. Bazı ülkelerdeki politik tartışmalar, yabancılarla ilgili sorunların hepsini bulanıklaştırma eğilimi göstermektedir. Sığınma hakkı arayan insanlar, mülteciler, ekonomik göçmenler, muhacirler ve mevsimlik işçiler sık sık topluca ‘yabancılar’ olarak tanımlanmaktadırlar.
Sonuçlar üç boyutlu olarak görülebilir. İlki, mültecilerin korunması ve geri göndermeme ilkeleri tekrar tekrar ihlal edilmektedir. İkincisi, mültecilere yönelik olarak gerçekleştirilen şiddet olaylarının sayısı artmıştır. Üçüncüsü, mülteci sorunu, insani değil politik bir sorun olarak görülmeye başlanmış ve göç politikaları ile sığınma politikaları arasındaki sınırlar bulanıklaşmıştır.
Mültecileri kabul eden devletlerin, mültecilerin korunmasına olan bağlılıklarını sürdürmeleri ve çeşitliliğe karşı hoşgörüyü desteklemeleri gerekirken, büyük kitlesel göçlere neden olan eylemlere ilişkin güven geliştirici adımlar atmaması düşündürücü bir hal almıştır. Özellikle Avrupa kıtasında mültecilere yönelik gelişen-geliştirilen politikalar önümüzdeki yıllarda göçmenlere yönelik büyük bir tehditi de beraberinde getirecektir. NHCR raporu, 2012 yılında Avrupa’daki mülteci sayısının son oniki yılda yüzde 16’lık bir artışla 1.8 milyona ulaştığını ve önümüzdeki beş yıl içinde (ülkelerdeki olası iç sorunlar ve savaş seneryoları göz önünde bulundurularak) bu rakamın 2.8 milyon sığınmacıya tekabul edeceğini açıklamasına rağmen AB’nin BM de olduğu gibi göç ve mültecilik soruna hala ‘insan hakları’ düzlemi üzerinde bakması Avrupa ülkeleri kadar gelen sığınmacılarıda zor durumda bırakaçağı bilinmektedir.

Sınır korumasına devasa bütçe

Yıllardır sığınmacılara ve göçmenlere karşı izlenen politikalar, ‘Gemi doldu’ söylemi kıta genelinde sığınmayı suç, sığınmacıyı ‘asalak gibi devletin sırtından geçinen, yan gelip yatan’ diye damgalayarak suçlu hale getirmiştir. Bu anlayışla, sürekli ‘illegal göçle mücadele’ adı altında yasalar çıkarıldı, devasa bütçeler ayrıldı. Avrupa Birliği’nin sınırlarını korumak için kurulan, yüksek teknolojiyle donatılan Frontex’in görevi ve hedefi, AB’ye gelmek isteyenleri sınıra yaklaştırmadan geri çevirmek olarak belirlendi. Bu amaç için 2012’de Frontex için, AB Komisyonu’nun öngördüğü bütçenin yaklaşık üç katı (874 milyon Euro) daha fazla para harcandı. Bu da AB’nin sığınmacılara yönelik politikasının ‘savunma’ üzerine kurulduğunu, her göçü illegal olarak gördüğü anlamına geliyor. Göç, göçmenlik, mülteci ve sığınma politikalarını hala ‘güvenlik’ sorunu üzerinde algılayan AB’nin sorunla ilgili tüm anlaşma, protokol, kriter, yasa ve düzenlemelerin sadece AB üyesi ülkeleri kapsaması bile başlı başına sorun karşısında bir handikapı teşkil etmektedir.
Son sekiz yılda tüm AB ülkelerinde ırkçı saldırılar yüzde otuzyedi oranında artması, üye ülkelerde göçmenlere yönelik çıkarılan kısıtlayıcı düzenlemeler, AB üyesi ülkelerde yaşayan her on Avrupalı’dan altısının göçmenleri istememesi, her on kişiden yedisinin göçmenleri kriminal görmesi aslında AB’nin kendi içine ne kadar gömüldüğününde bir göstergesidir. BM’nin gelişen küresel göç ve mültecilik olgularına bakış açısı ne kadar 1951’lerin ‘insan hakları’ şablonuna oturmuşsa AB’nin de kendi birliği içinde ‘yabancılara’ karşı gelişen güvenlikçi ve ırkçı yaklaşımlara karşı duruşuda bir o kadar ‘insan hakları’na aykırıdır.

BM ve mültecilik statüleri
Bazı ülkeler, sığınmacıların çoğunluğunun aslında mülteci değil, ekonomik göçmen olduklarını ileri sürmektedir. Bu görüş şüphesiz BM’nin 1951-57 tarihli protokol ve sözleşmesi üzerinden öne sürülüyor. Günümüz ekonomik göçmenliğin mağduriyeti bile başlı başına bir sığınma talebi olması gerekirken (ekonomik mağduriyet siyasal-politik bir uygulamanın dışında gösterilemez) bunun bireysel değil toplu göçlere sebebiyet vereceğinden dolayı göç ve göçmenlik üzerinde ciddi bir ayrımcılık uygulanıyor. Bu nedenledir ki şu anda sığınmacıların tahminen sadece yüzde 10’u ile 20’si, bu ülkelerde mülteci statüsünde kabul edilmektedir. Mültecinin veya göçmenin hangi nedenlerden dolayı sığınma talebinde bulunduğu bile onun gerekçelerini inceleyen iki memurun anlayışına bırakılmış durumda olması bile bu kargaşalığı derinleştirmeye yetiyor.
Günümüz mülteci hareketleri, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen dönemdeki benzerlerinden farklıdır. Terk etme nedenleri, çoğunlukla karmaşıktır ve sadece o anki baskıların sonucu değildir. İnsanlar, iç çatışmalar, kitlesel insan hakları ihlalleri, dış saldırılar ve işsizlik, açlık, kıtlık, felaket ile ekolojik yıkımlardan ötürü kaçarlar. Çoğu, Birleşmiş Milletler tanımına uygun mülteci statüsünü kazanamamaktadır. Mülteci statüsünü kazanabilmesi için kişi, ‘politik’ mülteci olmak zorundadır. Mültecilerin Statülerine ilişkin 1951 Sözleşmesi, zulüm görme korkusuna vurgu yapar ama kavramı açık bir şekilde tanımlamaz. Sözleşmenin 33. maddesi, ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşünden ötürü bireyin yaşam ve özgürlüğüne ilişkin tehlikelere gönderme yapar. Bu tanım, savaş sonrası geçiş yıllarının koşullarında tasarlanmıştır ve günümüz mülteci koşullarının çoğuna yanıt vermemektedir.
Sonuç olarak, özellikle Afrika ve Latin Amerika’da olmak üzere, bazı ülkeler, mülteci kavramının tanımını genişletmiştir. Bununla beraber, pekçok diğer ülkede sığınmacıların çoğunluğu, 1951 yılı tanımının yorumuyla geri çevrilmektedir. İnsan hakları açısından, bu durum, büyük bir endişe uyandırmaktadır. DEVAM EDECEK

 ALİ ONGAN

Yazarın diğer yazıları

    None Found