Rojava işgaline karşı topyekün seferberlik zamanı

Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye Bölgesine ilişkin açıklamaları yeni bir işgal hareketinin her an gerçekleşebileceği tartışmalarını yoğunlaştırdı. ABD Başkanı Trump’ın twitter’den üst üste gelen açıklamaları ise ABD’nin olası işgal saldırılarına onay verdiği şeklinde yorumlandı.

Türk devletinin Suriye iç savaşından bu yana bölgeyi işgal ederek, misak-ı milli sınırlarına ulaşmaya çalıştığı ve Yeni Osmanlı’yı, gerçekleştireceği işgal üzerinden yeniden kurmak istediği bilinen bir gerçek. DAİŞ, Nusra gibi çete örgütleriyle bunun için kader birliği yapıldı. Hatta DAİŞ yenilgisiyle büyük bir hüsran yaşayan Erdoğan ikinci Atatürk olma hevesini yitirirken, yaşadığı yenilginin öfkesiyle İdlib’de Nusra’yı Cerablus, Bab ve Efrîn’de diğer çete gruplarını yeniden canlandırma politikası uyguladı.

Cerablus, Ezaz, Bab ve Efrîn gibi, Türk devlet işgalini Halep kapılarına taşıyacak bölgelerin işgali Yeni Osmanlı heveslerini tümden yitirmemek üzerinden gelişti.

Ancak Erdoğan ve oluşturduğu faşist bloğun diğer parçası olan Bahçeli yaşadıkları yenilginin asıl sorumlusu olarak Kürtleri gördüler. Bu açıdan Kürtlere olan düşmanlıkları ve öfkesi katbekat arttı. Zira bölgesel ve giderek küresel güç olma hayallerini işgal ve soykırım üzerinden kurgulayan bu faşist bloğun planları Kürtlerin öncülüğünde gelişen halkların özgürlük bloğu karşısında sonuçsuz kalmıştı. Dolayısıyla Yeni Osmanlı planlarını kurarken “beka sorunu”na kadar varıldı.

“Stratejik Derinlik” üzerinden geliştirilmeye çalışılan bölgesel hegemon planları, halkların görkemli birlikteliği ve mücadelesi karşısında çöküntüye uğrayınca bu kez namluların ucu direkt olarak Kürtlere çevirildi. Çünkü Erdoğan’ın ikinci Atatürk ve Yeni Osmanlı hayallerini çökerten mücadelenin öncülüğünü Kürtler yapıyordu.

Durumun kendisi açısından giderek çıkmaza girdiğini gören Erdoğan-Bahçeli-Ergenekon faşizmi bölgede karşı karşıya gelen ABD ile Rusya arasında ortaya çıkan boşluğu da kullanarak yukarıda belirttiğimiz bölgeleri işgal ederek, sahaya fiilen inmiş oldu.

Şimdi durum son derece kritik bir aşamaya gelip dayandı. TC iktidarı tarafından yapılan açıklamalar ve Rojava sınırına yapılan askeri yığınak her an bir işgal saldırısının gelişebileceğini gösteriyor.

DAİŞ’le mücadelede QSD’nin yanında duran koalisyon güçleri ve öncülüğünü yapan ABD bu işgal saldırısında taraf olmayacaklarını açıklaması ise Erdoğan-Bahçeli iktidarının iştahını kabartan bir etmen olarak değerlendiriliyor.

Türk özel savaş medyası daha yaşanmamış bir savaşta hayali bir zaferi bir zaferi şimdiden ilan etmiş durumda. Oysa gerçek olan şu ki, herşeyin rengi sahada belli olacak.

Kuzey ve Doğu Suriye halkları gelişecek işgal saldırılarına karşı topyekün bir karşılık vereceklerdir. Aynı şekilde Avrupa’da, kuzey Kürdistan’ın diğer parçalarından gelebilecek halk serhildanları tüm dünya halklarını Kobanê’de olduğu gibi bu işgal saldırılarının karşısına dikebilir. Bu son derece mümkün olduğu gibi gerekli bir durumda.

Rojava’da ortaya çıkan özerk bölge kimse tarafından halklara altın tepside sunulmadı. Onbinlerce insanın hayatı pahasına yeni bir yaşam kuruldu. Yeni bir sistem yaratıldı. Ancak şimdi Türk devleti bu sistemi tasfiye etmek istiyor. Bütün dünya Kuzey Suriye bölgesinin Türk devleti için bir tehdit olmadığını son derece iyi biliyor. Ancak çıkar ve menfaatler örtüşünce gerisi teferruat oluyor.

Peki ne olur böyle bir saldırı gelişirse?

Türk devleti saldırırsa, bölgedeki kaos çok daha fazla derinleşir. Bölgedeki halklar direnir. Türk devleti hiç beklemediği bir bataklığa saplanabilir. Erdoğan sözünü ettiği mültecileri bölgeye getirmek için milyonlarca insanın yerinden olmasına neden olabilir ve yüzbinlerce insan katliama uğrayabilir. Hatta savaş sadece Kuzey Suriye ile de sınırlı kalmayıp Türkiye’ye ve tüm bölgeye yayılabilir. Bu durum Türk ve Kürt savaşını onlarca yıl daha uzamasına neden olabileceği gibi, tüm bölge halkları açısından da sonu belirsiz karanlık bir dönemin başlangıcı olabilir.

O açıdan son derece tehlikeli ve kanlı bir sürecin önü Erdoğan’ın ikinci Atatürk olma ve Yeni Osmanlı’yı kurma hevesinin kurbanı edilebilir. Tabi tüm bunlar yaşandığında, Türkiye’nin de eskisi gibi kalacağını sanmak tam bir gafillik olur.

Ancak durum Kürtler açısından son derece önemli. Kürtler, Türk devletinin soykırım saldırılarını boşa çıkarmak ve kendi kimlikleriyle, kültürleriyle varlıklarını tüm dünyaya kabul ettirmek istiyorlarsa, özgür ve onurlu bir yaşam sürdürmek istiyorlarsa sadece Rojava’da değil, bulundukları her yerde topyekün bir mücadele vermek zorundalar. Özellikle Güney Kürdistan yönetimi artık başını sapladığı kumdan çıkarıp üzerine düşen tarihi sorumluluğu yerine getirmek zorundadır. Dönem ya onurlu ve özgür bir yaşamın sahibi olacaklar ya da soykırımı tercih edecekler. Ancak Rojava’da geliştirilmeye çalışılan soykırımın yarın Güney Kürdistan’a taşırılmayacağı şeklinde yanlış bir hesabın içinde olmamak da Kürdistan Bölgesel Yönetiminin sorumluluğunda. Sadece bu da değil, her bir Kürt ferdi bulunduğu yerde seferberlik ruhuyla bu faşist işgale karşı durmalı, sesini tüm dünyaya duyurmalı ve dünya halklarını da yanına alarak bu soykırım saldırılarını boşa çıkarmalıdır.

Yazarın diğer yazıları