Kürt Hareketi ‘Sünni Türklüğün’ emrine girmedi

Erdoğanizmin Kürtlüğe duyduğu kin, ikili, yapısal ve konjonktürel bir boyuta sahip. Yapısal boyut, Kemalizmden devralınan miras; konjonktürel boyut ise, 2013-2015 “Barış Süreci” döneminde Suriye ve Türkiye’deki Kürt hareketinin Erdoğan’ın şart koştuğu “Sünni Türklüğün” emrine girmeyi reddetmesi, her iki ülkenin de demokratik ve eşitlikçi temellerde kurulmasını talep etmesi idi.

BARIŞ BALSEÇER/STRASBOURG

Türk devleti ve desteklediği cihadist çetelerin 9 Ekim’de Rojava’ya yönelik işgal ve soykırım saldırıları bir ayı geri bırakmak üzere. Türkiye’den 2015’ten sonra oluşan hegemonik bloğa dikkat çeken siyaset bilimci Prof. Dr. Hamit Bozarslan, ”Milliyetçilikle belirlenmiş bir İslamcılık, Kürt düşmanlığıyla belirlenmiş bir milliyetçilik, Erdoğanizmle ittifak halindeki Ergenekonculuk ve sol ulusalcılığın temsil ettiği nasyonal-sosyalizm. Hegemonik bloku ayakta tutan tek şey Kürt düşmanlığı ya da Kürt korkusu” dedi ve ekledi: ”Dolayısıyla, iktidar blokunun unsurları meşhur ‘laiklik’ ya da ‘Kemalist devrim prensipleri’ dahil diğer ‘ideolojik’ faktörleri bir ‘teferruat’ olarak değerlendirebilmekteler.”

Prof. Dr. Hamit Bozarslan, Türk devletinin Kürt düşmanlığı ve katliam geleneğinin kökenleri, Rojava’ya yönelik işgal ve soykırım saldırıları ile ABD, Rusya başta olmak üzere uluslararası güçlerin tutumunu gazetemize değerlendirdi.

Türkiye’deki İslamcılıkla faşizm arasında nasıl bir ilişki/geçişkenlik var? 

Tarihsel olarak aralarındaki ihtilaflara rağmen, İslamcılık , İttihadcılık ve Kemalizm Sünni Türklüğü ”milleti-i hâkime” ya da ”asli unsur” olarak görmekte, toplumları birbirlerine karşı var olma savaşını güden biyolojik türler olarak algılayan Sosyal-Darwinizmi benimsemekteler. İttihadcılığı sert bir şekilde eleştiren İslamcılar, 1915’te seslerini çıkarmadılar. Kemalizm döneminde –ki Mustafa Kemal’in konuşmaları bunu net bir şekilde dile getirmekte-, İslamcılar dıştalandı ve ezildi ama Türkiye’nin ”yüzde 99.99” oranında ”İslamlaşması”nı İttihadcılığa ve Kemalizme borçlu olduklarını bildiklerinden dolayı devlete itaat geleneğini devam ettirdiler. 1960’larda ve özellikle de 1970’lerin Milliyetçi Cephe iktidarları döneminde, MSP-MHP ve AP arasında bir ideolojik ve sosyolojik devamlılık görülmekteydi. Bu partilerin tümü, Türklüğün ve İslamın diğer milletlere ve diğer dinlere üstün olduğunu, dolayısıyla da bunlara hükûmetme hakkına sahip olduğunu dile getirmekteydi. Bugün kanlı-bıçaklı olsalar da, Erdoğan, Davutoğlu, Gülen… bu dönemde oluşturulan Türk-İslam Sentezi’ni 2000’lere taşıyan simalar. 2015 sonrasını belirleyen olgu ise, İttihadcı-Kemalist geleneğinin hem sekülarizmi tümüyle terk ederek Erdoğanizm önünde diz çökmesi hem de bu teslimiyetin mükafatı olarak Erdoğan iktidarını nasyonal-sosyalist bir temelde tanımlayabilmesi.

Türkiye’de çok uzun zamandır, Kürt direnişine karşı, faşizmin tabanı ve hatta vurucu gücünde ciddi değişiklikler gözleniyor. 70 ve 80’li yıllarda da lümpen, aşırı ırkçı kesimlerin Kürt düşmanlığı vardı. Ancak şimdi okumuş, Batılı yaşam tarzını benimsemiş, ekonomik/sosyal manada seçkinler arasında yer alan kesimler arasında Kürt düşmanlığının gelişmesini nasıl değerlendirirsiniz?

Aslında, 70’li yıllarda, hatta 20’lerde, 30’larda Kürt düşmanlığı sadece lümpen proletarya arasında yaygın değildi. 1970’lerde, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de plebyen kategorilerin sahneye çıktığı, örneğin ülkücülüğe ya da akıncılığa önemli bir sosyal taban kazandırdığı kesin. 1970’lerin sonunda ”MasKomYah” piyesini oynayan Erdoğan bu dönemin lümpen kültürünün bir ürünü. Ama 1970’ler, aynı zamanda son derece elitist bir niteliğe sahip olan Aydınlar Ocağı ya da Türk Kültürünü Araştırma Derneği’nin de aktif oldukları yıllar. Daha eskilere gidersek, Kemalizm döneminin Batılılaşmış elitini temsil eden Kadro dergisi ya da Akşam ve Cumhuriyet gibi gazeteler açıkça Kürt düşmanı; bu yayın organlarının yazarları Kürtlüğü ”medeni” Türklüğü tehdit eden ”vahşi” bir ırk olarak tanımlamaktan çekinmiyorlar. Bu nedenle de bir kırılmadan çok bir devamlılıktan bahsedebilmek mümkün.

Birçok konuşmasında Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, ”Fetih Ruhu’nu anlamayan bir milli gençlik olamaz. Fetih gönülleri fethetmektir. Fethederek medeniyet taşıyoruz” sözlerinden ne anlamak gerekiyor? Bu yeni bir Türklük inşaası mı?

Bu Türklüğün ”tarihsel misyon”ununa, ya da 1960’ların ve 1970’lerin radikal milliyetçileri tarafından dile getirilen ”Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi”ne bir gönderme. Erdoğan’ın söylemleri, MHP’nin ve genel olarak paganist gelenek dışındaki Turancılığın radikalleştirilmiş bir versiyonu. Buna göre, Türklük, dünyaya hakim olmak, dünyaya ”devlet” fikrini, ”medeniyet”, ”adalet” ve ”barış”ı getirmekle ve İslam’ı korumakla belirlenen bir misyona sahip bulunmakta. Erdoğan’a (ve Davutoğlu’na) göre Tanzimat’la birlikte belirgin bir nitelik kazanan iç ve dış ”düşmanlar”ın saldırıları ve Osmanlı-Türk elitinin iç ”ihaneti”, bu ”ebedi” misyonun kesintiye uğramasına yol açmış, ama misyonun kendisini ortadan kaldıramamıştır. Erdoğan’ın defalarca dile getirdiği ”2053 ve ”2071” hedefleri, aynı zamanda bu ”misyon”un bir ”restorasyon” sürecinden sonra yeniden başlatılması anlamına gelmektedir.

Osmanlı’nın dağıldığı bir süreçte, modern Türk ulusal kimliğinin ve ulus devlet inşasının önünde engel olarak görüldüğü için Ermeni, Asuri ve Êzîdîler soykırıma uğradı. Peki 2019’da Kürtlerin kentleri neden yerlebir ediliyor, yüzbinlerce insan neden yerinden ediliyor? Mesele sadece Kürtlerin statü sahibi olmamasıyla ilgili mi? Yoksa Kürtleri topraklarında yaşayamaz hale mi getirmek?

Burada da tarihsel bir devamlılık ya da pattern söz konusu: İttihad ve Terakki ve Taşnaksutyun yakınlaşmasının sona ermesinin ve Ermeni soykırımının ana nedenlerinden biri, İttihadcılığın ”Ermeni realitesi”ni tanıması, ama buna karşılık Ermenilerin Türklüğün emrinde olmasını şart koşmasıydı. Oysaki Ermeni partileri, demokratik-enternasyonalist bir perspektiften yola çıkarak Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni ve eşitlikçi koşullarda yeniden kurulmasını istemekteydiler. Aynı şey ”Kürt realitesi”ni tanıyan Erdoğanizm için de geçerli: Erdoğanizmin Kürtlüğe duyduğu kin, ikili, yapısal ve konjonktürel bir boyuta sahip. Yapısal boyut, Kemalizmden devralınan miras; konjonktürel boyut ise, 2013-2015 ”Barış Süreci” döneminde Suriye ve Türkiye’deki Kürt hareketinin Erdoğan’ın şart koştuğu ”Sünni Türklüğün” emrine girmeyi reddetmesi, her iki ülkenin de demokratik ve eşitlikçi temellerde kurulmasını talep etmesi idi.

”Kobanê’de ben artık DAİŞ’liyim” diyen kesimler, Heşdi Şabi güçleri Kerkük’ü aldığında ”Artık Heşdi Şabiliyim”, Efrîn ve son Rojava saldırılarında ise ”Bu yeni bir istiklal harbi” dediler… Son Rojava’ya yönelik işgal saldırısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunun cevabı Türkiye’de 2015’ten sonra oluşan hegemonik blokta bulunabilir: Milliyetçilikle belirlenmiş bir İslamcılık, Kürt düşmanlığıyla belirlenmiş bir milliyetçilik, Erdoğanizmle ittifak halindeki Ergenekonculuk ve sol ulusalcılığın temsil ettiği nasyonal-sosyalizm. Hegemonik bloku ayakta tutan tek şey Kürt düşmanlığı ya da Kürt korkusu. Dolayısıyla, iktidar blokunun unsurları meşhur ”laiklik” ya da ”Kemalist devrim prensipleri” dahil diğer ”ideolojik” faktörleri bir ”teferruat” olarak değerlendirebilmekteler.

Erdoğan, Rojava’da Kürtlerin yaşadığı yerleri ‘gerçek sahiplerine’ vereceğiz diyor. Kimdir oranın gerçek sahipleri! ”Kürtler yaşadıkları yerlerden sürülecek. Yeniden Kürt köyü kurulması engellenecek” Şark İslahat Planı’nın en önemli maddelerinden biriydi. O gündür bugündür Türkiye’nin Kürt politikasında hiçbir değişiklik olmamış gibi… Lozan’dan bugüne Türk devletinin kuruluş ideolojisi ve paradigmasına baktığımız değişen bir şey var mı?

1925’te kaleme alınan Abdülhalik Renda raporları ve Şark Islahat Planı bir Kürtlük ve Kürdistan olgusunun olduğunu kabul etmekte, ama aynı zamanda Fırat’ın doğusunun Kürtsüzleştirilmesini hedeflemekte, batısının da Kürtlük tesirinden kurtarılmasını öngörmekteydi. Bu plan aslında sadece Türkiye ile sınırlı değildi; Fransız Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde, Hariciye Vekili Tevfik Rüşdü (Aras)’ın ”Suriye Kürtlerinin Türkiye Kürtleri ile aynı statüye tabii olmaları”, yani her türlü statüden mahrum olmaları gerektiğini hatırlatan bir dizi belge var.

Burada Erdoğanizm-Kemalizm ilişkilerinin Abdülhamid ve İttihadcılık ilişkilerine benzediğini de hatırlamakta fayda var. İttihadcılar, bir yıl içinde Abdülhamid’in iktidarını ve bürokrasisini tasfiye edebilirler, ama Abdülhamid’den miras kalan ”devlet aklı” ya da ”hikmet-i hükümet” dışında başka bir ”akla” sahip değillerdi; sonuç 1915 soykırımı oldu. Aynı şekilde, Erdoğanizm Kemalist bürokrasiyi yedi-sekiz yılda tasfiye etmeye başardı; ”laikliğin kalesi” olarak algılanan Ordu, Anayasa Mahkemesi, Hariciye… darmadağın edildiler; ama Erdoğan iktidarının sahip olabileceği ve radikalleştirebileceği tek ”hikmeti-i hükümet” Kemalizmden miras aldığı ve Kürtlüğe düşmanlık temelinde belirlenen ”hikmet-i hükümet” idi.

 ABD bir kez daha Kürtlere ihanet etti.. Yorumları yapıldı… Ancak senatörler, Pentagon, medya Kürtlerin yanındaydı. Amerika’nın Rojava politikasını anlatabilir misiniz?

ABD’nin ihaneti, her şeyden önce serseri bir mayına dönüşmüş bir yönetimin ABD kurumlarına ve geleneklerine ihaneti olarak değerlendirilebilir. Bu demokrasinin akıl almaz bir cilvesi. Trump’un aldığı kararların hiç biri üzerinde düşünülmüş, bir stratejiye dayanan hatta bir taktik olarak değerlendirilebilecek kararlar değil. Trump’u aşan daha yapısal bir okumadan yola çıkarsak, tırnaklarına kadar silahlanmış ve savunma bütçesi neredeyse Rusya’nın GSMH’nın yarısına varan bir gücün güçsüzleştiğini, sahada belirleyici olamadığını görmekteyiz.

AB’nin özellikle Almanya ve Fransa hükümetinin politikasını nasıl değerlendirirsiniz…

AB ülkelerinin ise bireysel olarak son derece güçsüz olduğunu, AB olarak da hareket edebilecek bir konumda olmadıklarını görüyoruz.

Muhabad’ta kurulan Kürdistan Cumhuriyeti’nden bu yana Rusya’nın yakın dönem Kürt politikasını biliyoruz. Şimdi Rus-Kürt ve Türk-Rus ilişkileri nasıl gelişiyor?

21. yüzyılın anti-demokrasilerinden biri olan Rusya, 19. yüzyıldan miras aldığı referanslarını başarıyla seferber edebiliyor, kanlı ihtilaflar sayesinde bölgede belirleyici güç olarak otaya çıkıyor. Putin’in Kürt hareketinin büyük katliamlarla ortadan kaldırılması, Rojava’da büyük çaplı bir etnik temizlik yapılması ya da Fırat’ın doğusunda kalan Rojava coğrafyasının Efrîn gibi bir Cihadistan’a dönüştürülmesi projesi yok; ama neredeyse bir sömürge haline getirmeye çalıştığı Türkiye’ye önemli tavizler vermekten ve Erdoğanizmi bir baskı unsuru olarak kullanmaktan da çekinmemekte.

 

Yazarın diğer yazıları

    None Found