23 Nisan Almanya hayali

Geçtiğimiz günlerde bir kanalda 23 Nisan vesilesiyle çocuklar konuk edilmiş ve çocuklara hayalleri sorulmuştu. Bir kız öğrenci bu soruya; “Almanya Köln Üniversitesi’nde tıp okumak istiyorum, ondan sonra da belki Alman vatandaşı olurum” cevabını verdi. Bu cevap özellikle sosyal medyada en çok tartışılan konular arasında yer aldı.

Zira beka söylemleri ile milli duyguların kabartıldığı bir süreçte, hele de 23 Nisan gibi bir günde bir çocuğun Almanya’da kalma hayallerini dile getirmesi önemli bir ayrıntıydı.
Tabii bu söylemi yine birlik ve beraberlik (!) duygusunu pekiştirmek için ders niteliğinde gören siyasilerin sayısı da az değildi. Hatta sözüm ona bir siyasetçi “Alman vatandaşı olmak isteyen o yavrumuza bugüne kadar Türkiye’yi öcü gibi gösteren, Türkiye’yi sürekli Avrupa’ya şikayet eden yıkıcı muhalefetimizdir” iletisini paylaştı. Ne yapalım zekası bu kadar/zekaları bu kadar.

Hatta seçimlerin ardından hezimete uğrayan Erdoğan’ın dillendirdiği Türkiye ittifakının gerekliliğini bu örnekle pekiştirenler de vardı.

Ayağı kayıp düşse, “dış mihrakların payı var“ modunda olan bu zihniyet maalesef ülkeyi yaşanmayacak duruma getirdi.
Almanya tarihinde üniversitelerin durumu, akademisyenlere bakış açısı gibi konuları başka bir yazıya bırakalım. Bu yazıda küçük kız öğrencinin dile getirdiği gitme isteği ve akademisyenlerin neden göç etmek zorunda kaldıklarına odaklanalım.

Hiç uzaklara gitmeyelim, çok yakından bir örnek verelim: Özgür Gündem davası nedeniyle dört ay tutuklu kalan ve daha sonrasında Almanya’ya yerleşen yazar Aslı Erdoğan verdiği bir mülakatta, “Türkiye’ye geri dönme umudum giderek azalıyor. Duruma gerçekçi baktığım zaman önümüzdeki en az 10 seneyi yurt dışında geçirmek üzere plan yapmam gerekiyor. Günümüzde Türkiye’de mahkeme önünde olanlara çok ağır cezalar veriliyor“ diye yanıtlamış.

İşte size Türkiye’yi öcü (!) gibi gösteren bir aydın daha. Zira sadece Barış Bildirisini imzaladığı için binlerce akademisyenin görevinden uzaklaştırıldığı, ihraç edildiği bir ülkeden söz ediyoruz. Çoğu işsiz bırakıldı, başka bir işte çalışma koşulları kaldırıldı, üretemez hale getirildiler, hatta ülkeyi terk etmeleri için zorlandılar. Çünkü bu insanlar barış gibi tehlikeli bir kavramı dile getirip ülkenin bekasını tehlikeye düşüyorlardı. AKP’nin eğitim, özellikle kadınların eğitimi konusunda politikalarına yabancı değiliz.

Üniversitelerin geldiği durum ortada. Bilim yuvası olarak nitelendirilen üniversiteler asıl amaçlarından saparak eğitimin gelebileceği en niteliksiz seviyeye ulaştılar. AKP iktidarı boyunca baş gösteren kaos zaten sorunlu olan eğitim sistemini içinden daha da çıkılmaz hale getirdi. Nitekim işten atılan, çalışmaları kısıtlanan akademisyenlerin önemli bir oranı Almanya’ya gelmek durumda kaldı.

Zorunlu göçlerin başladığı dönemde, dönemin Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Michael Roth Türkiye’de “tüm muhalif zihniyetlerle” dayanışma içinde olduklarını, Almanya’ya iltica başvurusunda bulunabileceklerine belirtmişti.

Devlet Bakanı Roth’un iltica ile ilgili sözlerine Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “Tüm teröristlerin Almanya’yı tercih etmesi tesadüf değil” diye yorumlamıştı. Daha sonraki zaman diliminde Çavuşoğlu mevkidaşı Gabriel’in davetlisi olarak elinden demlikten çay içince durumlar değişti.

Türkiye’nin kronikleşen beka sorunu, neredeyse bütün seçim kampanyalarına malzeme oluyor. Fakat gelinen noktada küçük bir kızın kurduğu eğitim hayali, beka çıkmazının yarattığı sonuçların net bir örneği: “Yaşanmaz bir ülke.”

Yazarın diğer yazıları