24 ve 25 Haziran’da ne yapacağız?

Arzu DEMİR

Diktatör Erdoğan’ın 9 Haziran’da AKP İstanbul İl Başkanlığı’ndaki “mahalle başkanları toplantısı”nda yaptığı konuşmadan bir bölüm sosyal medyaya sızdırıldı. Basına kapalı yapılan toplantıda, Erdoğan, HDP ile ilgili yeni bir talimat veriyordu. Bu konuşmasından birkaç gün önce de HDP’nin Edirne F Tipi Cezaevi’nde rehin tutulan adayı Demirtaş için yargıya talimat veren Erdoğan bu kez, “Arkadaşlar, HDP üzerinden parti teşkilatımızın çok farklı çalışma yapması lazım. Bunu dışarıda konuşmam. Burada sizlerle konuşuyorum, niye sizlerle konuşuyorum? Çünkü, onların baraj altı kalması demek, bizim durumumuzun çok daha iyi bir noktaya gelmesi demektir. Dolayısıyla da her ilçede arkadaşlarım özellikle onlar üzerinde çok farklı çalışması lazım” diyordu.

“Çok farklı çalışma”nın ne anlama geldiğini, bu konuşmadan birkaç gün sonra 14 Haziran’da Urfa’nın Suruç ilçesindeki katliamda gördük. O gün silahları kuşanmış bir şekilde “seçim çalışması” yapan AKP’liler ve korumaları, 3 HDP’liyi katletti. Bir esnaf ile iki oğlu yaralı olarak kaldırıldıkları hastanede işkence ile öldürüldü. Sonradan açığa çıkan ayrıntılar gerçekten korkunç; baba Esvet ile oğulları Adil ve Celal başa tüple vurma, boğaz kesme gibi DAİŞ’i hatırlatan yöntemler ile katledildiler. Oğullardan biri, “ölü taklidi yaparak” hayatta kalabildi. AKP’lilerin saldırısına uğrayan iki kişi ise tutuklandı. Olay yaşanır yaşanmaz, Erdoğan ve Saray medyası, “PKK yaptı” diyerek yalan propagandaya sarıldı. Ancak çok açık ki provokasyon planları ellerinde kaldı.

Suruç’taki saldırı, Erdoğan’ın kaybetmemek için neler yapabileceğinin küçük bir örneği oldu. Türkiye ve Kuzey Kürdistan halkları, daha büyük örnekleri, 7 Haziran ile 1 Kasım seçim süreçlerinde gördü. Erdoğan, 7 Haziran seçimlerinden önce de “400 milletvekili verin bu iş huzur içinde çözülsün” demişti. Ancak, ezilenler, Saray iktidarına boyun eğmeyerek, HDP’yi yüzde 13,1 oy oranıyla Meclis’e taşımıştı. Erdoğan, sandıktan çıkan halk iradesini tanımayınca, 1 Kasım seçim sürecine girilmişti. O seçim sürecinde 20 Temmuz 2015’de Suruç’ta 33, 10 Ekim’de Ankara’da 103 kişi AKP’nin tetikçisi DAİŞ tarafından katledildi.

AKP istediğini, “kaos planı” ile o gün için elde etmişti. Ancak erken seçim kararı gösterdi ki, Erdoğan, iktidarını ve kendini güvende hissetmiyor. Büyük bir tantana ile yaptıkları Efrîn işgali Saray’ın krizini çözemedi. Seçim kararı alındı, ancak kaygıları giderecek bir atmosferi yaratamadı. Ardından İçişleri Bakanı Soylu’nun büyük bir hevesle duyurduğu Medya Savunma Alanları’na yönelik işgal saldırısında da istediği sonuçları elde edemeyeceklerini gördüler. Ancak tüm bunlara rağmen, HDP’yi Meclis dışında bırakma planından vazgeçmiş değiller. Çünkü Erdoğan ve ailesi ile etrafındaki Saray müdavimlerinin kaybedecekleri çok şey var. Bu nedenle seçimle geldikleri gibi seçimle gitmek istemiyorlar. İktidarda kalmak için sadece 24 Haziran öncesinde değil, seçim günü ve sonrasında yapabilecekleri ne varsa yapacaklar.

Ezilenlerin, 7 Haziran ve 16 Nisan’ın tekrarının yaşanmaması için 24 Haziran günü ve hemen sonrasında sokakta olmaktan başka şansı yok. Erdoğan diktatörlüğüne Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da devrimciler, sosyalistler, Kürt yurtseverleri, demokratlar, antifaşistler biat etmediler. Diktatör Erdoğan, kitle katliamlarından siyasi soykırıma, açlık ile terbiye etmekten itibarsızlaştırmaya kadar her türlü devlet terörünü devreye soktu ancak biat ettiremedi. Önemli olan da Saray’a teslim olmayan bu iradedir ve şimdi bu irade yeni bir sınavla karşı karşıya olacak.

24 Haziran günü ve gecesi ile 25 Haziran çok önemli. Bir ajitasyon sözü değil bu. Halkların kaderi 24 Haziran ve sonrasındaki birkaç gün içerisinde belirlenecek. Ya ezilenler iradelerine sahip çıkacaklar ya da Erdoğan diktatörlüğü iktidarda kalmaya devam ederek, son demokratik kırıntıları da yok etmeye girişecek. Bu ise ezilenlere, onların örgütlerine yıllar kaybettirecek.

Ezilenlerin, 7 Haziran’ın, 16 Nisan’ın tekrarının yaşanmaması için ilçe seçim kurullarını, YSK’yı, kent merkezlerini kuşatmaktan başka çaresi yok. Sokakta ısrar etmekten başka seçenek de yok. Seçimle geldiler ancak seçimle gitmeyecekler.

Türkiye ve Kuzey Kürdistanlı seçmenler bakımından değil, Avrupa’daki seçmenlere de büyük sorumluluk düşüyor. Avrupa’daki HDP seçmenleri de “Oyumuzu kullandık ve görevimiz tamamlandı” diye düşünemez. Sürecin tüm yükünü, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki ezilenlere, HDP’lilere bırakamaz. Zafer ve kazanımlar gibi sorumluluk, bedel ve yenilgiler de paylaşılmak zorunda değil mi? Avrupa kentlerinde de ezilenler oylarına sahip çıkma sorumluluğu ile karşı karşıya. Sandıktan çıkan iradenin Saray diktatörlüğü tarafından tanınmamasına izin vermemeli. Bunun için 24 Haziran’dan itibaren “Diktatörün gitme vakti” diyerek, Avrupa kentlerinin sokaklarını da eylem alanlarına çevirmek gerekmiyor mu?

Yeter ki inanalım. Çok az kaldı. İnanalım, aydınlık günler uzakta değil. İnanalım güneşin sofrasında buluşmak hayal değil!

Yazarın diğer yazıları