6-8 Ekim

Esad rejimine kırk yıllık diş gıcırtısı, Kürt düşmanlığı zemininde, kardeşlerin "evden eve gezmeli" alaturka eğlentisi, dost ve kardeşlerin "na mahreme kapalı" denizde yüzmeli tatiline" dönüştü.  
Çıkarlar, fethi hayal edilen ufuklar, ortak hedefti. Büyük fetih hamlesinden önce, "iki devlet, tek hükümet" kuralı gereğince, ortak Bakanlar kurulu ile düşman çatlatılıyordu.
 Ve Türk Recep Tayyip, keyifli değil, keyiften deliydi, adeta. Onun, tekzip edilmeyen, "Kürt devleti Arjantin’de de kurulsa, buna izin vermeyiz" narası, bu keyifli sürecin zevkten sarhoş atmasyonuydu.
 Dost iklim hoşlularla dolu, Güney Kürdistan liderleri, Recep’in dilinde aşiret reisleriydi. Türk Genelkurmayı, federal sistemini kurmaya çabalayan Güneyi işgal senaryolarını törensellikle açıklıyor, Türk medyası, Esad rejiminin yakalayıp teslim ettiği Kürtlere ilişkin toplu rakamları, kardeşliğin hoş semeresi olarak yayımlıyordu. PKK’nin üst düzey yöneticilerinden ve halan Öcalan’la birlikte İmralı adasında tutulan Hamili Yıldırım da, bu dönemde TC’ye hediye edildi.
Ancak, derin kardeşlik bağları, daha sonra koptu. Suriye Dışişleri Bakanı Mualime göre sebep, ülkeyi, daha sonra IŞİD (DAİŞ) adını alacak olan El Kaide koluna teslim etmekti. Ama asıl sebep, Suriye’nin vekaleten Kürtlere "topyekün savaş" açmamasıydı.  
Kürt düşmanlığı, Türk devletinin, bütün komşularıyla ilişkisinde nüksedip, birinci öncelik olarak öne çıkan, ilaç, tedavi de kabul etmeyen ruh hastalığıydı. Hastalık, TC kurulurken beynine yerleşmişti. Bir süre sonra ilişkilerini de çürütüyordu.
Nitekim, yer yüzünün en belalı teröristleri olan İslamo Faşistlerle ilişki bağları da, Kürt düşmanlığı hastalığından kaynaklanıyordu.
Cengiz Çandar, 8 Ekim günü yayımlanan yazısında, "Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisinin temsil ettiği Suriye politikası, niçin iflâs etti?" sorusuna, "Kürtlere yönelik düşmanca tavrından ötürü" cevabını veriyor, devam ediyordu:
"Suriye politikasını, esas olarak, Kürtlerin kazanımlarını yok etmek üzerine inşa ettiği ve bunu yerine göre IŞİD’e, yerine göre Nusra’ya, kimi zaman diğer Selefi-Cihadi İslamcı gruplara (Ahrar eş-Şam gibi) kimi zaman ÖSO’ya (Özgür Suriye Ordusu) bağlı güçlere, Suriye’deki Kürtlere karşı destek vermiş olmasından ötürü."
Mikrobu Kürt düşmanlığı olan hastalık nüksedip, ateşi tetikleyince, rejim körleşiyor, kimse önünü görmüyordu.
Mesela, adam Cumhurbaşkanı, 25 milyonluk kitlesiyle, nüfusun en az üçte birini teşkil eden Kürter de yurttaş statüsünde. Ama sınırın öteki yüzünde akrabaları katlediliyor.
Kürtler bir araya toplanmış, katillere, soyguncu ve tecavüzcülere direnirken kırılan akrabalarının feryadını dinliyor, düşenleri seyrediyor, en korkuncu verdikleri verginin katillere silah ve mühimat olarak gittiğini görüyorlardı.
Onların da Cumhurbaşkanı olduğunu söyleyen adam ise direnen Kürtleri, "terörist" hükmüyle mahkum ediyor, katillere müjde gibi "Kobani düştü düşüyor" diyordu.
Kürtler, 6 Ekim 2015 günü, bu olanlara kin ve öfke ruhuyla sokaklar, meydanlara döküldüler. Yurttaş olarak, akrabalarının hak ile özgürlüklerine saygı istiyorlardı. Katiller, tecavüzcüler kalabalığı olan düşmanlarına yardımı kesmelerini…
Ama sesleri, şiddetle karşılık gördü: Türk devleti bir kere daha, zehirli gaz, kurşun yağmuru, insan ezen tekerlekli tanklarla ölümün kendisiydi.
En korkuncu, kurşun ve zehirli gazlardan kaçanlar, sokak aralarında ırkçı vandalların kurduğu tuzağa düşüyorlardı. Hapishaneden çıkarılmış, liderleri yakın tarihte Recep Tayyip’le "memleket meselelerini görüşmeye" oturmuş Hizbullah vahşileri de Kürdistan sokaklarına salınmıştı.
Tesbit edilebildiği kadarıyla, 6-8 Ekim günlerinde, toplam 52 kişi polis, ya da sivil milisler tarafından katledildi. Sadece Antep’te, beş Kürt genci yerde ezilerek öldürüldü.
Türk devleti, Hizbullah saflarında yüksekten düşen birinin dışında, can katledilenlerden kimsenin katilini aramadı. Açılmış soruştuma dosyası da yoktu. Bu Kürtler için ayrışıp, kopma sebebiydi. Hayvan ölümlerinin bile araştırıldığı bir dünyada, onlar hiç değerindeydi. Vatandaş, ya da insan olmayı bırakın, eşya değerinde bile değillerdi.
Bu bir yarılmaydı: Kürtlerin, beraber yaşam umutlarının tükenişi…
Umudun bir başka tükenişi: Yerde darbe altında ezilirken bile son nefeslerine kadar, "yaşasın halkların kardeşliği" diye bağıran Kürtler seslerine cevap bile alamamışlardı.
"Yaşasın halkların kardeşliği" sedası, 8 Eylül 2015 tarihinde, ırkçı vahşetinde altındayken, sınıf kardeşliği de ölüydü. Evler, iş yerleri talan edildi. Faşist terörün efendilik sürdüğü sokaklarda, Kürtçe konuşanı katlettiler. Ulusal kıyafetiyle totoğraf çektireni, çıplak edip, bedenini katarak sokakta dolaştırdılar, Atatürk heykeli öptürdüler.
Katiller, hırsızlar, talancılar, sanayiciler, büyük tüccarlar, müteahhitler, ithalat, ihracat ağaları değildi. Cellatlar, alttaki emekçiler, işsizlerdi.
Her neyse, Kobanê ve 8 Eylül IŞİD’i örnek alan vahşetle Kürtlerin gönlünü kazanmaya çıkanların büyük yenilgisi, Kürtler açısından, gönül bağı son telinin kopuşuydu.
Kardeşlik yakarısının ölümü…

Yazarın diğer yazıları