9 Ekim’in 21. yıldönümünde ABD

Faşist Türk devleti Efrîn’den sonra Rojava’nın tümünü işgal için bir süreden beri kendince hazırlık yapıyordu. Başta ABD olmak üzere, bölgede askeri ve siyasi varlık gösteren uluslararası ve bölgesel güçlerin onayını almak için bilinen tehdit ve şantaj siyasetinden medet umuyordu. Ancak şu bir gerçek ki tek başına Osmanlı kurnazlığı ile Ortadoğu denkleminde yol alınması mümkün değil. Efrîn işgalini de mümkün kılan esasen, Ortadoğu sahasında hegemonya savaşını yürüten yerli ve yabancı güçler – ulus-devletler – arasındaki dengelere bağlı siyasal konjonktürdü. Ki siyasal konjonktüre bağlı gelişen durumlar yapısallık kazanmadığında çoğu zaman geçici boyutta kalır.

İçeride giderek daha fazla sıkışan ve güç kaybeden AKP açısından Rojava’da askeri bir ‘başarı’ can simidi olduğundan – ya da kendisi öyle sandığından – güvenli bölge adı altındaki işgal planları ABD ile oluşturulan ‘güvenlik mekanizması’ndan sonra da masada kaldı. Ki ABD, Suriye Özel Temsilci James Jeffrey öncülüğünde yoğun bir mekik diplomasisi yürüterek TC’nin işgal saldırılarının önüne geçmeye çalıştıysa da bunun sebebi elbetteki Rojava’daki Kürtlerin kaşına gözüne hayran olduğundan değil, kısa ve orta vadedeki çıkarlarına hizmet etmediğindendir. Bu ayrı bir mesele.

Fakat ABD Başkanı Trump’ın Pazar günü Erdoğan ile telefon görüşmesinden sonra Beyaz Saray adına yapılan yazılı açıklamadan sonra ABD’de (ve dışında) kopan kıyamet, Rojava ile ilgili farklı bir boyuta işaret ediyor. ABD siyasetinin elbette ki iktidardaki parti veya kişiye rağmen bir çizgisi ve orta ile uzun vadede belirli stratejik çıkarları vardır. Fakat bu, politikanın güncelinin olmadığı veya devletin homojen bir varlık olduğu anlamına gelmez. Trump’ın üslubunu taşıyan Beyaz Saray açıklamasından sonra ABD siyasetinde kopan fırtına buna örnek.

Beyaz Saray, Pentagon, Ulusal Güvenlik Konseyi, Kongre, senatörler, generaller arasındaki görüş ayrılıkları – ve aradaki dinamikler – belkide ilk kez bu kadar net bir biçimde kendini gösterdi. Ancak bunun yanında ABD’nin dış siyaseti söz konusu olduğunda pek görülmeyen toplumsal dinamik ilk andan itibaren Trump’ın Türk devletinin Rojava işgalini onaylayan kararına karşı tepkisini ortaya koydu. Önceki gün belki de ABD tarihinde Kürtlerin en fazla konuşulduğu gün oldu. Öyleki ABD’nin Twitter trendlerinin başında da gün boyu Kürtler, Suriye ve Türkiye sözcükleri yer aldı.

Hadi siyasilerin ve generallerin Trump’ın kararına itiraz ve tepkilerini ayrı bir yere koyalım zira burada esas olan yine politik çıkarlardır; ama konunun Amerikan kamuoyunun bu kadar tepkisini çekmesi ve insanların tepkilerini ortaya koymaları değerlendirilmesi gereken bir konu değil midir? Hele ki 9 Ekim komplosunun 21. yıldönümünü yaşadığımız bugünde.

Önder Apo’nun Türk devletine teslim edilmesiyle sonuçlanan 9 Ekim uluslararası komploda ABD’nin öncü rolü biliniyor. Komployla Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesinin hedeflendiği de. Fakat bugün, komplodan tam 21 yıl sonra Kürdistan Özgürlük Hareketinin fiziki olarak pek bulunmadığı ABD’de kamuoyu Rojava devrimini sahipleniyor. Kendi devletinin Kürtlerin düşmanlarıyla işbirliği yapmasını kabul etmiyor, bir ayıp olarak görüyor, itiraz ediyor. Amerikan kamuoyunun büyük kısmı bu konuda çok net. Kürt diplomasisi açısından eksik kalan, bu kamuoyu desteği üzerinden daha etkili bir siyaset yürütmek, ABD’nin Kürt siyasetini daha fazla etkilemektir. Oysa bunun zemini her zamankinden daha güçlüdür. Son iki günde ABD’de gösterilen refleksler bunu net gösteriyor.

Yazarın diğer yazıları