ABD Türkiye ilişkilerinde zor süreç

ABD-Türkiye ilişkileri; “iki stratejik müttefik, model ortaklık” olarak tanımlanan “ideal” biçiminden uzaklaşarak Trump’ın deyimi ile “şiddetli aşk” ilişkisine dönüşmüş durumda. İki ülke arasında, tansiyonu artıran hamleler, ipleri gerecek kimi politik gelişmeler, ABD Temsilciler Meclisinin son iki kararı gibi, bu “şiddetli aşk” ilişkisine tehlikeli bir boyut kazandırdırıyor. Yapılan açıklamalara bakılırsa, siz değerli okurlar bu satırları okurken, Trump ve Erdoğan önce baş başa bir görüşme gerçekleştirecekler ardından heyetler arası bir görüşme gerçekleştirmiş olacaklar. Sonra: ortak basın toplantısı…

13 Kasım’da, Beyaz Saray’da ağırlanan Erdoğan ve Trump’ın konuşacakları gündemlerin öncelik sırası farklı olsa da, ne konuştuklarından çok, birlikte yarattıkları çıkmazlardan nasıl çıkacaklar soruya verilecek yanıtlarda aramak gerekiyor.

Trump’ın Suriye’den çekilme kararı ve Erdoğan’a yaktığı yeşil ışık üzerine, 9 Ekim’de Suriye topraklarına giren Türkiye, önce ABD ile bir ateşkes anlaşması, sonrasında ise Rusya ile imzaladığı “Soçi Mutabakat Zaptı“, Türkiye’nin için çıkılması zor bir çıkmaz sokağa girmesini sağladı. Esas olarak Ortadoğu siyasetini “Yeni Osmancılık ve Kürt Fobisi” üzerine kurgulayan Türkiye; böylece “yayılmacı“ hevesinin ve geçen yüzyılda felaketlere yol açan “ittihatçı” uygulamaların, 21. Yüzyılda da işe yarayacağını düşünerek dünya siyasetinde yer kapma çabasında. Trump ile bu anlayışla “masaya” oturan Erdoğan’ın, “kazan-kazan” stratejisi ve pragmatik yaklaşımlarının bu kez işe yaramayacağını hep birlikte göreceğiz.

AB ile ilişkilerde “yolun sonu” görünmüşken, bir NATO üyesi olarak Rusya’dan S-400’ler alarak “müttefiklik ruhuna” aykırı hareket etmişken, ABD’de Trump hariç, bütün kapıların yüzüne kapatıldığı bir ülke haline getirilen Türkiye’nin, AKP-MHP ittifakı ve CHP’nin silik muhalefeti ile “batı” ile ilişkilerini düzeltmesi oldukça zor görünüyor.

Kaldıki, AB’nin, konu Türkiye’nin Akdeniz’de gaz arama çalışmaları olsa da, “yaptırım” kararı alması, Trump Erdoğan görüşmesinin gündeminde olmamasına rağmen, ABD’nin gündeminde olan “yeni” yaptırımlarla, deyim yerdiyse, Türkiye’yi yaptırımlar “kıskacında bırakacağı görülüyor. Uyguladığı dış politika ile batıdan “tecrit” aşamasına gelen Türkiye, iç barışını da sağlamaktan uzaklaşıyor.

Bu şartlar altında, Trump Erdoğan görüşmesinden “olumlu” sonuçların çıkma ihtimali oldukça zor. Tavizler ve “kişisel dostluk” üzerinden yürütülen diplomasi, eninde sonunda establishment denilen ABD “kurumsal” yapıların (kurulu düzen) duvarlarına çarparak tuzla buz olacaktır.

Kürt meselesinde çözümü Washington ya da Moskova’da aramak sadece zaman kaybı değil, aynı zamanda Kürt meselesini de daha fazla “uluslarası bir sorun” haline getirecektir. Bu yaklaşım devam ederse, uzun vadede halklarımız arasında, birlikte yaşama iradesini de zayıflatacaktır.

Kongrenin “azil” süreci başlattığı Trump’ın Erdoğan’a verecekleri son derece sınırlı olsa gerek. Bunlarda kimi “nasihatler ve uyarılardan” ibaret. Erdoğan’ın ise ne vereceği bir “taviz” ne de ilişkileri yeniden “onarma” gücü var. Erdoğan, ABD’ye gitmeden önce telefonla Putin ile konuşması, ABD dönüşünde yine Putin ile görüşeceğini açıklaması, diplomasi tarihinde nadir görülen bir olgu olsa gerek.

Bir soru ile bitirelim: bu görüşmeye en çok kimin ihtiyacı vardı?

Yazarın diğer yazıları