Açlık grevinin zaferi ve yeni aşama!…

Dün büyük bir gün yaşandı. Beyaz tülbentli anneler sanki evlatlarını yeni doğurmuş gibi oldu. Başarmanın ve evlatlarına demir parmaklıklar ardından da olsa kavuşmanın sevincini yaşadı.

Anneler, açlık grevindeki, ölüm orucundaki kızları ve oğulları kazandı.

Direniş amacına ulaştı.

Şimdi İmralı işkencesini kökten yok etme aşamasındayız.

İmralı’ya giden avukatların yaptığı açıklamada şöyle dendi:

Öcalan, “Toplumsal uzlaşı, demokratik siyaset, demokratik müzakere ve onurlu barış konularının tartışılmasının Türkiye’nin temel ihtiyacı olduğu görüşündeydi. Kendisinin de bu maddelerin (ilk görüşmedeki mesajda yer alan yedi maddenin) Türkiye siyasetinin temel değerleri haline gelmesi açısından üzerine düşeni yapacağını belirtti.”

Avukatlar yedi maddelik mesajda yer alan temel konulardan biri olan Suriye, Rojava, Kuzey Suriye’de çözüm konusunu da ele aldıklarını bildirdi: Öcalan “imkan olursa, Suriye’nin bütünlüğü içinde Kürt sorunu dahil Suriye’nin tüm sorunları konusunda pozitif rol oynayacağını söyledi.”

Toplumsal hayatta büyük ve sonucu vahim olabilecek “kitlesel açlık grevleri ve ölüm oruçları sorununu” bir kaç hafta içinde çözen PKK Önderi Öcalan, tüm ülkeye, bölgeye ve dünyaya, insanlığın karşı karşıya olduğu çağımızın en temel meselelerini çözebilmek için rol oynayacağını duyurdu.

Küresel devletlerin arasında, ‘Üçüncü Dünya Savaşı’ dediğimiz çatışmaların merkezinde yer alan NATO üyesi Türkiye’deki krizin aşılmasında kim rol oynayabilir? Erdoğan mı, Kılıçdaroğlu mu, Bahçeli mi, Akşener mi? Bu sayılanlar bir gramlık rol oynayabilecek olsaydı, Türkiye özellikle 2015 yılından bu yana felakete doğru sürüklenir miydi? Bunlar rollerini oynadılar ve iflas ettiler. Oynayacakları rol kalmadı. Bir tek PKK Önderi’nin rolü krize çaredir ve rejim Öcalan’ın çözücü bir rol oynamasını önleyerek kendi krizini derinleştiriyor. Oysa 2013 Newrozu’nda çözüm yolunu çizen Öcalan tam iki yıl boyunca Türkiye’ye rahat bir nefes aldırmıştı. O yıllarda ne ekonomik kriz vardı, ne tabutlar geliyordu, ne de dış politikadaki kaos yaşanmıştı. Öcalan’ın rolünü oynaması tecritle engellendiğinden bir her şey tersine döndü.

Aynı durum Suriye krizi için de geçerlidir. Öcalan tecritte olduğu halde, onun dünya görüşü ve programatik çizgisi temelinde örgütlenen Rojava Kürtlerinin Ortadoğu’yu dolayısı ile tüm insanlığı DAİŞ teröründen kurtardığını bilen herkes şunu soruyor: DAİŞ’in yenildiği ama büyük devletler arasında nüfuz kavgasının sürdüğü, Şam rejiminin hala geçmişe takılıp kaldığı koşullarda, Suriye krizini kim çözebilir? Trump mı, Putin mi, Macron mu? Esad mı, Erdoğan mı, Sisi mi, Netanyahu mu? Bunların tümü savaşın başlangıcından beri “rollerini oynadılar, oynuyorlar” ve kriz büsbütün derinleşmekte. Rolünü oynaması engellenen biricik “aktör” Öcalan’dır. Ve belli ki, yalnızca Öcalan krizin aşılmasında pozitif bir rol oynayabilir, Ortadoğu halklarının önüne onurlu bir barış, Konfederal bir yaşam yolunu açabilir.

O halde…

O halde içine girdiğimiz yeni aşamayı vurgulayalım: Artık İmralı’ya avukatlar gitsin mi, gitmesin mi tartışması geride kaldı. En olmayacak ağızlar bile “avukatlar gitsin” demek zorunda kaldı. Açlık grevcileri hem tecritte onarılması çok zor bir gedik açtılar, hem de bu direnişin başka araç, yol ve yöntemlerle yürütülmesiyle tecridin yeniden dayatılmasına karşı biricik yolu da çizdiler. Direniş kazandı, direniş kazanılanı korur, derinleştirir, yayar.

Şimdi avukatlar gitsin mi gitmesin mi tartışmasının yerini, “Öcalan Türkiye’deki krize ve Suriye’deki krize karşı kendi rolünü oynasın mı, oynamasın mı tartışması aldı. Bu tartışma Öcalan’ın dediği gibi, önümüzdeki 30/40 gün içinde olgunlaşacak ve özellikle rejimin tutumu ortaya çıkacak. “Ben Türkiye’deki krizi ve Suriye’deki sorunu çözmek üzere rol oynamaya hazırım” diyen bir insana “sen rolünü oynayamazsın” demek, Türkiye’yi ve Suriye’yi şimdi olduğu gibi felakete sürüklemek anlamına gelecek.

“Tartışma” bir masa başı tartışması olmayacaktır. Öcalan ortada bir “müzakere ya da çözüm süreci” olmadığını net bir şekilde dile getirdi. Şimdi “tartışma”, başta beyaz tülbentli annelerin, tüm Kürdistan halkının, tüm demokratik güçlerin ve ülkede ve Suriye’de yaşanan krizden çıkmak isteyen herkesin açlık grevi direnişini başka araçlarla sürdürme süreci olacak.

Ve Leyla Güven’in yükselttiği “beyaz tülbent bayrağı” şimdi kadın-erkek tüm özgürlük yanlılarının elinde “tecridin bir daha tekrarlanmaması”, faşist rejimin yıkılması, Kürdistan’ın özgürleşmesi ve Rojava’nın savunulması için ülkenin, Avrupa’nın ve dünyanın her yerinde yükselecek.

Yazarın diğer yazıları