Adaletin terazisi

Adaletin terazisi bir süredir hakikatle bağını koparmış bulunuyor, her gün yalnız sosyal medyaya düşen haberlere değil, okuyabildiğim her haberde bu his kendini doğruluyor. Doğduğunuz topraklarda nefes alan bazı insanların, bazı insanların hayatını kolayca çalabilmesi ve kendi haklılıklarını arsızlıkla sırıtarak ispat etmek için ağzından çıkıveren ses dizeleri, insan kalan birilerinin daha da midesini kaldırabiliyor. Belki ki cümleden, sorudan veya cevaptan ziyade “ahlaki” yargıyı andıran sesler belli ki yolunu şaşırmış, bizim kulaklarımıza sinsice sokulmuş.

Sıradan bir mahkeme düşünelim, bir cinayet var. Bir genç kadının gökdeleninin 20. katından düşerek öldüğü bir davanın duruşması, aylar önce yapılması gerekirken bir sosyal medya baskısı yaratılarak anca yapılabilmiş. Kadının otopsi raporunda, uyku ilacı, şiddet ve tecavüz bulgularına rastlanmış ve iki zanlı erkek var. Kadının tırnaklarından adamlardan birinin doku örneğine rastlanıyor ve ayrıca burada yazmaya gerek olmayan deliller de var. Mahkeme ise bir Türkiye panoraması…

Savunma makamında ülkücüler var. Sarı Yeleklileri gösterip, Türkiye’de hakkını aramak isteyenleri tehdit eden, krizi dış güçlere bağlayarak şiddeti de savunmaya dair gerekçelerle açıklayan ve akla zarar protesto yöntemleri icat eden aklın sürekliliği kendini açığa vuruyor. Zira sırıtarak genç kadını yeniden öldüren, öldürürken itibarını da iğdiş eden avukatlardan birinin 2016 yılında Ankara Üniversitesi Cebeci kampüsünde üniversitelilere döner bıçağı ile saldıran faşist çeteden olması hiçbirimizi şaşırtmayacaktır. Avukatların öldürülen genç kadının bekaretini, rızasını, hayat tarzını sorgulamaları ülkemiz hukukunun normalleri zaten. Aynı zamanda bu koroya bilirkişi raporları da eşlik ediyor.

Adli tıp raporunu hazırlayan uzmanın “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde alkol içmeyi kabul etmiş ve hele erkeğin yalnız yaşadığı evine, odasına giderek birlikte içmiş olursa cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” ifadelerinin yeraldığı raporu es geçmek mümkün değil. Oysa Hülya Gülbahar’ın aktardığına göre bu rapor İstanbul Sözleşmesine göre reddedilmelidir. İstanbul Sözleşmesi’nin “suçların kabul edilemez gerekçeleri” başlıklı 42. Maddesi “şiddet eylemleri için başlatılan cezai işlemlerde kültür, örf ve adet, gelenek veya sözde “namus”un gerekçe olarak kabul edilemeyeceğini” söylerken, bunlara, özellikle, mağdurun, kültürel, dinî, toplumsal ya da geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını ve âdetlerini ihlal ettiği iddialarını da dahil ettiğini ifade etmekte. Dahası mahkemede yönetilen sorularda; “Kızın neden çalışıyordu, erkek arkadaşı eve gelir miydi?” ve “Şule Çet cinsel ilişki yaşamışa benziyor” gibi söylemler ile de aynı sözleşmenin 12. maddesi, olan “erkekler ile kadınlar için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan önyargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü uygulamaları yok etmek amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesini” ihlal ediyor. Daha önce işkence gören birine sağlam raporu verdiğini de görmezden gelemiyoruz. Sadece hukuk alanında değil medyanın da aynı koronun yükselen sesinde payı var. Zira Şule, okuldan geri kalan zamanlarını çalışarak değerlendirmek isteyen bir genç kadın.

Birkaç ay önce “lüks plazada buluşma”, “iki erkekle plazaya girdi, sonrası…” gibi başlıklarla haberi gören ana akım medya, sözkonusu haberi Şule’nin gözleri gülen o güzel fotoğrafının çirkin sayfasını nasıl güzelleştireceğinin farkında olarak veriyor haberi. Haberin içeriği ise aynı derecede rezalet: intihar ya da düşme vurguları ile bir kadına karşı şiddet olayında daha faili koruyan bir erkek dayanışması sergileniyor. Zira aile inşaat sermayesinin bir parçası ve Şule ise bir genç işçi kadın. Zaten olanlar göze alınması gereken, bu eril dünyanın doğal sonuçları. Zanlı erkeklerin fotoğraflarının paylaşılmaması belki anlaşılabilir iken medyanın dilinin, muhafazakar eril zihniyetin kadını suçlayan, konuyu magazinleştiren, şiddeti pornografikleştiren dili ile beraber içeriğin kadının hayatını baştan başa itibarsızlaştıran hali ise durmaksınız yeniden Şule’ye tecavüze devam ediyor ve hepimizi böyle tehdit ediyor veya suç ortağı kılıyor.

Bu davaya sosyal medya aracılığıyla ve fiilen kadınlar sahip çıktı. Kapatılmamasını kadınlar sağladı. Birimizi daha kaybetmemek adına, suç ortağı olmayı reddetmek ve cezasızlığa itiraz etmek için sahip çıkıldı. Kadınların öldürüldüğü her dava bir sınav; her davada kadınlar adaletin eril yorumlarına, baskıya ve erkeklerin suç ortaklığına direniyor. Bu açıdan Şule aslında Clarissa Estès’in de dediği gibi ‘Tüm İnsanlar Cennet’i erkenden, henüz dünyadayken bulmak ister’. Bir genç kadın, başına geleceklerin haritasını çıkarmaktan yoksun olabilir, insanların iyi olduğuna inanmak isteyebilir, hepimiz gibi. Bir insanı ölmeyi hak edecek kadar saf, korunaksız veya ahlaksız ilan etmek ise saf kötülüğün başlangıcı olabilir.

Yazarın diğer yazıları