Ahlaki bir zehirlenme olarak militarizm

Türkiye’de, militarist zihniyet ve pratiklerin toplumun her alanına nasılda sindirildiğinin binbir çeşitlemesiyle tanıklığını yaptığımız bir yılı daha geride bıraktık. Militarizmi çok katmanlı bir analize tabi tuttuğumuzda artık dünyayı ve onun içinde Türkiye’yi militarist perspektiften okuma alışkanlığının askerlerin ötesinde siviller tarafından da paylaşıldığını görürüz. Bu olgu toplumsal /siyasal kültürün baskıcı, hiyerarşik ve cinsiyetçi yapısını pekiştirirken siyaseti de yalnızca dost-düşman karşıtlığı üzerinden yürütülen otoriter, kirli bir sürece dönüştürür. Dolayısıyla militarizmin analizinin artık salt askerlerin ideoloji ve pratikleriyle sınırlı tutulması mümkün değil. Bundan daha önemlisi geçtiğimiz yılda da tüm toplumsal yapı ve zihniyetleri militarizmin nasıl şekillendirdiğini, sosyo-kültürel yeniden üretim mekanizmalarıyla birlikte gündelik yaşamın içinde nasıl merkezi bir rol oynadığını derinlemesine görmek zorunda bırakıldık.

Günümüzde gülünç olduğu kadar acıklı sonuçlarına tanık olduğumuz bu gerçeklik çok yönlü bir zihinsel disiplin eksikliğine işaret eder ki, bu eksiklik ile itaat kültürü ve toplumun daimi militarist bir motivasyonun ağır baskısı altında yaşaması arasında yakın bir ilişki vardır. Anatole France, “Eğitim hafızaya ne kadar çok şey kaydettiğinizle, hatta ne kadar çok şey bildiğinizle değil, ne bildiğiniz ile ne bilmediğiniz arasında ayrım yapabilmeyi öğrenmekle ilgilidir” der. Bu ayrım yapıldığı oranda irade kazanma, ezbercilikten kurtulma, dogmatizmden sakınma ve eleştirel düşüncenin yolu açılmış olur. Bu sadece bilgiye, öğrenmeye ilişkin bir şey değildir, aynı zamanda kamusal alanda ahlaki bir duruşu kazanmaktır; çünkü siyaset öğreniminde eleştirel düşünme yalnızca sorgulamanın yolunu açmakla kalmaz, aynı zamanda bizi içinde bulunduğumuz siyasal koşullara duyarlı olmaya, söz söylemeye, tavır almaya yöneltir. Kanımca diğer birçok yıl gibi geride bıraktığımız yıl hakında da çok fazla şey söylenebilir, fakat Türkiye’de esas olarak böylesi bir zihinsel kısırlığın derinleştirildiği bir yıl olduğunun altını çizmek istiyorum.

Bu kısır döngü halini almış ruhsal durumun özü bilgi ve bilgilendirilmenin kirlilik düzeyi ve niteliğiyle ilgili olduğu kadar sanırım zihnin nasıl genişletileceği ve bu dünyada nasıl yaşanacağıyla, başkalarıyla nasıl bir ilişki içinde olunacağıyla ilgilidir. Bu da bizi Sokrates’in bildiğimiz önermesine getirir: “Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez.” Bu önerme, dünyaya karşı sorumluluğa işaret eder. Zira Türkiye’de küresel ilişkilerin de körüklediği faşist ideolojinin nasıl bir “korku kültürü” yarattığını, bu korku kültürünün devlete ve onun her türlü zorbalığına itaati nasıl yeniden ürettiğini, iktidarın eril yapısını nasıl güçlendirip meşrulaştırdığını son yıllarda çok daha iyi anlıyoruz. Bu süreç, bütün iktidarlar açısından makbul olan “itaatkâr vatandaş”ı ürettiği gibi, vatandaşlar ile siyasal ve toplumsal iktidar arasındaki örtüşmeyi ve çıkar birliğini açığa vurmuştur. Öyleki Türkiye’de artık sıradan vatandaşın itaatkarlığı, hiyerarşiyi ve cinsiyetçiliği zorunlu olarak içselleştirdiği “okul” ve buradanda siyasal kültüre ve gündelik yaşamın her alanına nüfuz ediyor. Militarizm tekil insan yaşamını hiçe sayan bir ideoloji olarak bireyi anonimleştiriyor ve ancak mevcut sisteme hizmet ettiği oranda ona varlık kazandırıyor. Düşünün ki vatandaşlığın kıstası, faşist ideolojiye itaat ve şiddet uygulama kapasitesiyle ölçülür hale geliyor.

Nitekim uzun süredir Kürt özgürlük mücadalesinin militarist perspektiften ele alınmasıyla inşa edilen korku atmosferinin “faşist devleti” pekiştirdiğini, devasa kaynakların silahlanmaya ve istihbarat faaliyetlerine ayrılmasını meşrulaştırmak için kullanıldığını ve aynı ülkenin insanları arasında güvensizliğe ve düşmanlığa yol açılarak bütün toplum üzerinde yozlaştırıcı, zehirleyici bir etki yarattığını biliyoruz. Bu zehirli anlayış, 1990’ların ortalarında Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Osman Pamukoğlu’nun sözlerinde tüyler ürpertici ifadesini bulmuştu. Pamukoğlu, dağlarda savaşan Kürt gençlerinin “insan dışı” tasvir etmede totaliter eşiği atlıyor ve onların gömülmesinin bile caiz olmadığını söylüyordu. Bu düşünüş militarist zihniyetin doruk noktası ve “iç düşman”a karşı “psikolojik harekât”ın en çarpıcı göstergesi olmakla kalmıyor, Nazi toplama kamplarında uygulanan, stratejisini hatırlatıyordu. Ne yazık ki bu anlayış geçen yıl içinde doruk noktaya ulaştırılırken cenazenin gömülmesini en önemli dini vecibelerden biri sayan bir toplumda bile yankı bulabilecek kadar ahlaki zehirlenmenin yaratıldığını bir annenin cenazesinin mezarından çıkartılmasına kadar vardırıldığını gördük.

Türkiye’de militarizmin tarihini iyi bilmek ve unutmamak gerçekten çok önemli. Bunu bildiğimiz zaman, bugün ve gelecek yıllarda uygulanacak olan faşizmin yeni bir şey olmadığını anlamak ve bunun karşısında mücadale etmenin yol ve yöntemlerini zenginleştirmek kolaylaşır. Aynı şekilde bugün siyasi iktidarın “dış mihraklar” ve “beka sorunları”nı üreterek içerideki sorunları gözlerden kaçırma ya da güvenlik devletini zırhlandırmak için kullanma çabalarına karşı uyanık olmamıza da yardım eder. Fatmagül Berktay’ın diliyle ifade edersek Türkiye’de militarizmin, kaynaklarının çok derinlerde olduğunu ve mitolojinin yedi başlı canavarı gibi sürekli yeniden canlanan bir olgu olduğunu unutmamak önemlidir. Bu vesileyle cezaevlerinde bedenini açlığa yatırarak faşizmin ve militarizmin zehrine karşı sesini yükselten yoldaşlar başta olmak üzere, yaşanılır bir dünya için bedel ödeyen, mücadale eden tüm vicdan ve irade sahibi insanların yeni yılını kutluyor, ‘mutlak kazanacağız’ diyorum.

Yazarın diğer yazıları