Ahmet Altan

Çetin Altan, “Türk devleti, aydınlarıyla kan davalıdır” diyordu. Doğru bir teşhisti. Türk Devletinin kuruluş harcı, aydın kanıdır. Tanınmış bir Osmanlı yazarı olan Ali Kemal’i, kurban kanını alınlarına sürmek ister gibi, askerlerin önüne atıp linç ettirerek işe başladılar.

Atatürk Osmanlı aydınlarını, darağacının gölgesindeki korku cehenneminde dolaştırarak “biata” zorluyordu. “Deniz kızı Eftelya gibi” sofrasında eğlencelik olmadığı ve şiirler okumayı reddeden Nazım Hikmet, “Kurtuluş savaşı destanı”nı da yazmasına rağmen, bir daha yakasını kurtaramadı. Sonunda can derdiyle, ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Eleştirel uçlu şiir yazdığı için, takibe alınan Sabahattin Ali, yıllar sonra intikam vuruşuyla başı ezildi.

Dün ve bugün, Atatürk yolunda ilerlemenin devamıdır. Dün Yaşar Kemal’i, 17 yaşınayken linççilerin önüne attılar. Ahmed Arif’in, Kerim Korcan, Kemal Tahir’in hayatından yıllar çaldılar. Orhan Kemal’e kan kusturdular. Çetin Altan için, toplam 300 sene hapis cezası istediler.

Recep Erdoğan darbesinin ardılı bugün, cezaevleri yazar ve gazetecilerle doludur. Bunların çoğu Kürt’tür. Ama içlerinde biri de, bir zamanlar aile gazetelerinde bunların yalanla sıvalı seslerini dalgalandıran, evinde kurduğu sofralarda, Erdoğan‘ı medeni yüzlerle tanıştıran, 80’lik Nazlı Ilıcak‘tır.

Ömür boyu hapis cezalı Nazlı Ilıcak, şimdi hücresinde, bir zamanlar İslamo-Faşizme verdiği hizmetlerin kefaretini ödüyor.

Ve Ahmet Altan… O, doğuştan “mimli”ydi. Çünkü, Atatürk’ün generallerinden Tatar Hasan Paşa’nın torunu, ama bunun cakasını satıp sistemden besleneceğine, uslanmaz bir aykırı kalem olarak ünlenen Çetin Altan’ın oğluydu.

Aykırılığına bakın bir dönem ki, ortalık Kürt, Ermeni, Rum, Süryani, Yahudi katilleri galerisi ve pek çok katil, “madalyalı”ydı.  İnsanlar, katil dedesi veya babasının madalyalı fotoğrafını, evinin oturma odası duvarına asıyor, gelip gidenlere “kendisi milli mücadele gazisidir” diye takdim ediliyor, bu övünmeyle parsa toplanıyordu.

Çetin Altan’ın dedesi Tatar Deli Hasan da, bu kanlı, kirli ve irinli dönemde Erzurum’da, merkez komutanıydı ve “Atatürk devrimi” şapka kanununa karşı çıkan kalabalıklara ateş açtırıyor, katliam yaptırıyordu.

Çetin Altan, yıllar sonra Türkler tarihinde bir ilke imza atıyor ve katliamı iftiharla sunup pay çıkaracağına, “dedemin yaptıklarından ötürü özür diliyorum” diye yazıyordu. Bu, kirli bir mirasa rediye idi.

1960’larda, bir aykırılığa daha imza atıyor, çok az kişinin ne olduğunu bildiği sosyalizm konusunda, “toplumsal dersler” niteliğindeki yazılar yazıyordu. Bu eylemiyle, sağcı dediğimiz dinci ve ırkçılarla, kendilerini solcu, hatta Komünist olarak lanse eden Kemalistlerin de ortak hedefi haline geliyordu. Solculuğu sefalette buluşma olarak kabul eden Kemalistler, “Çetin Altan viski içiyor ve arabaya biniyor”, sağcılar da, sokaklar boyunca “Allahsız Komünist, Moskova’ya”diye bağırıyorlardı.

Ahmet Altan, babasına duyulan bu kin harmanında, yazdıklarıyla ortaya çıkıyordu.

O da gazetecilik yapıyor, sonrasında dinlenme ve eğlenceden fedakarlıkla yazıyordu. İlk kitabı “Sudaki İz” romanıydı. “Biz Marksist, Leninistlerler” diye söze başlayan Kemalistlerin, tepki salvosuyla karşılandı, kitap. Yalçın Küçük, oturup hakkında “Küfür Romanı” diye bir kitap da yazdı.

Ama saldırılar, yolunu kesemedi. Gazetelerde çalışıyor, sonra dinlenme ve eğlenmeden zaman yaratarak yazıyordu. Deneme tarzının unutulmaz örnekleri Dört Mevsim Sonbahar, Tehlikeli Masallar ve Karanlıkta Sabah Kuşları’nı, resmi tarihi de alt üst eden, ardı ardına 45 baskı yapan Kılıç Yarası Gibi ile İsyan Günlerinde Aşk romanlarını yazdı.

Bu arada, aykırının aykırısı sayısız gazete yazısı.

Oysa, Türk basını aykırılığa alışık değildir. Çünkü, devletin beslemesidir. İktidar kimdeyse basını ve bugün medya denilen olgu onundur. Çünkü besleyen ve yaşatan odur.

O nedenle, güce, doğrudan değilse bile dolaylı dalkavukluk, yaşamanın baş koşuludur. Kürtlere sövgü, karalama ve aşağılama destanları, bu açıdan gerekliliktir. Hatta “vatanseverlik” koşuludur.

Ahmet Altan, bu konuda da bir aykırıydı. Gerekli gördüğünde, Kürtleri eleştirdi. Ama, güç “afferin evladım” desin diye tek kelime yazdığını kimse söyleyemez. Tersine, gerektiğinde işini kaybetme riskini de göze alarak aykırı düştü. Sapalıklara saparak yoluna devam etti.

 Milliyet gazetesinde yayımlanan “Atakürt” başlıklı yazısı bunlardan biridir. Bu yazıdan sonra, tutuklanmadı. Ama işini kaybetti ve tehlikeyi savuşturmak için Amerika’ya gitti.

Ahmet Altan, herhangi bir suç işlediği için değil, Türk devletinin aydınlarıyla kan davalı olması nedeniyle, kanlı bir katil, her yanından kanlar akan katliamcı gibi, hayat boyu hapisliğe mahkum. Sanki Cizre’yi, Sur’u, Şırnak, Nusaybi’ni tanka, topa, füzeye tutmuş katil o…

Gören, onu Roboskî katliamcısı sanacak…

Ama Türk devleti bu. Katile madalya, fikrini söyleyen, gördüklerini anlatana ömür boyu hapis cezası…

O da değil, beni en çok onun yalnızlığı etkiledi. Hüzünlendim. Yüz binlerce okuru vardı, oysa. En başta da kadınlar…

Adliyenin mermer koridorlarında gördüm, Ahmet Altanı. Ailesi, bir de Hasan Cemal vardı, yanında. Korkunun da ötesinde, geri kalmışlık bir bütündür. Geri kalmışlıkta, onursal vefa da gevşektir…

Yazarın diğer yazıları