Ahmet Altan

Yazıyı geçmeye hazırlanırken, internete haber düştü:

"Ahmet Altan istifa etti!.."
Yüreğime, cıva ağırlığında bir damla düşmüş gibi oldum. İçimde kabaran "lanet" öfkesiyle kala kaldım, bir an.
Bu arada günlük yazının kaderi, bir alt üst yaşandı. Yenisi gündeme gelince, yazılana çöp tenekesi yolu göründü.
Çünkü, Ahmet Altan olayı yaşanan sorunlarla iç içeydi.  İktidarların, Kürdistan meselesi gölgesinde yol açtığı tahribatlardan ayrı düşünülemezdi.
Kendini tartışmasız muktedir, etkin güç sananın pek çok Türk yönetimi, bugüne kadar Kürdistan sorununu örtüp, gözden kaçırarak ayakta durmaya, hayatını sürdürmeye çalışmış, ancak hiç biri başarılı olamamıştı.
TC’nin geçmişi, muktedirlerin enkaz yığınıydı.
AKP gerideki enkaza rağmen, ders çıkarmıyor, baskı düzleminde geçmişi tekrarlayarak ayakta kalma çareleri arıyordu. Küridistan’da sonu gelmeyen tutuklamalar, medyaya yeni yasak ve baskılarla, cam eşya satan dükkana girmiş fil gibi ortalığı yıkıyor, birbirine katıyordu
Adı konmamış alaturka darbeydi, bu. Kürtlerin dışında, Türk kamuoyunda darbeciye karşı direnen ise bir bakıma tek kişilik kaleyi andıran Ahmet Altan’dı.
Sorunu gözden uzak tutmak, yarayı külle örtüp, kalabalıkları kandırma adına, sorunu kabul gibi görünerek, inkar yollarına sapıyor, yeni isimler bulma, farklı teşhisler koyma taklaları atıyordu.
Recep Tayyip, iki gün önce parlamentodaki "Kürt kardeşleri" ile yaptığı toplantıda, generallerin ta başından beri savunup, iktidarlara dikte ettiği emri şu sözlerle tebliğ ediyordu:
"Bu ezberden vazgeçin, Kürt sorunu tabirini kullanmayın. Sorunun adı terördür."
Ahmet Altan, AKP’nin bir ileri, iki geri yalanlarını yüzüne vuran, inkar peçesini havaya savuran başlıca kalamlerdendi.  
O nedenle susturulması isteniyordu.
Ancak onlar, bu konuda ilk değillerdi. Daha önce yaşanan faşist örnekleri taklit ediyorlardı. Din, iman, ırkçılık karması söylemle seçim kazanan bütün türdaşları, fikirdaş ve ideoloji kardeşlerinin izlediği yol da buydu. Ayağını yere bastıktan sonra orduyu, polisi, adliye ve ekonomik kaynakları ele geçiriyor, medyayı da satın alarak, tehditle altına alıp yandaşlaştırıyor, başsız, umutsuz kalmış kalabalıkların tek ses, tek karar efendisi kesiliyordu.
AKP, bu yönüyle beklentileri farklı kesimlerin "teşkilatı" onlar adına yakıp yıkan, ama demokratik sistemin siyasi partisi değildi.
Ahmet Altan, muazam bir gücü avuçlarına almış "teşkilat"a direnip, onunla alay ederken, kendisine arka çıkanların sonuna kadar destek vereceklerine inanıyor muydu?
Bilemiyorum. Ama çıkar söz konusu olunca, sonuna kadar dostluk, beraberliğin olmadığını en iyi bilenlerdendi.
Bunu, yazı dünyasına adım atarken, Türkçeye çevirdiği Horace McCoy’un "Gazetecinin Ölümü" adındaki kitabıyla öğrenmişti. Kitap, gazeteci Dolan’ın hikayesiydi.
Irkçı çetelerin peşine düştüğü, işkence ve zulüm çarklarını teşhir ettiği için işinden kovulan, kendi olanaklarıyla gazete yayımladığında da vurulan Dolan’ın…
Ahmet Altan bu işlerde, yaşama biçimi, hayata tutunma ilmiği namusu olmayanlara güvenilemeyeceğini gençlik yıllarında öğrenmişti. Buna rağmen, kimin, hangi yazarın sözü, şu an hatırlamıyorum, ama "bizleri küçücük bir çocuk bile kandırır" diyenin kalemin soyundandı. Namus savaşında, yanında yer alanların, an olur, çıkar pazarında arkadan hançerleyeceğini aklına getiremeyecek kadar saf…
Elbette kızgınlık duyduğum yazıları da oldu. Belki de babası, gençliğimin belleğinde şövalye yazar olarak yer ettiğinden, onu hep "aileden biri" olarak gördüm. Çok zaman okurken, kendi dünyamca "ser serê min" anlamında, "ser seri" dedim, içimden.
Bir gazetenin kuruluşunda, birlikte çalışmak üzere ilk koştuklarımdandı.
Bir kalem şövalyesiydi, çünkü. Kürdistan’ın kan içinde olduğu 1990’ların başında getirildiği genel yayın yönetmenliği sadece 19 gün sürmüştü. Çünkü düzenin, rejimin gazetecisi değildi. Kazancını, rahatını düşünmeyecek kadar, çarkın dışındaydı.
O, Ülke gazetesinin havaya uçurulduğu gün, dayanışmak için İstanbul’da sembolik olarak sokakta gazete satarken de, "Atakürt" yazısını yazarken de kendisiydi.
Taraf gazetesi, Ahmet Altan’dı. Taraf, Ahmet’in ayrılmasıyla öldü.
Ahmet Altan’a gelince o, unutulmaz denemelerin, "Kılıç Yarısı Gibi" ve "İsyan Günlerinde Aşk" kitaplarının yazarıdır.
Kopuşu, sadece gazetecilik adına kayıptır…
 

Yazarın diğer yazıları