Ahmet Altan’ın sesi

Çağımızda artık, kendini korku heyulası olarak gösteren diktatör heveslileri, gelişen iletişim teknolojisi karşısında artık, su serpintisiyle sönen, hamura dönüşüp korkutucu olmaktan çıkan, kağıttan birer canavar.

Türk tipi "dinbaz" diktatörlük, şimdiden yerlerde sürünüyor. Kükreyip şişinmeye çalışsa da farenin ötesine geçemiyor. Döndürdükleri zulüm çarkına rağmen, rejimin sefil yüzünü saklayamıyorlar.  

Örneğin, dünyaya sundukları"biz çete değil, hukuk devletiyiz" yalanı, Osman Baydemir’in bir belge ifşaatıyla, suya düşmüş kağıda dönüşüyor, onların kendi kanunlarının tecavüzcüsü yüzleri, bütün utancıyla gün ışığında sırıtıyordu.  

Baydemir’in açıkladığı belgelere göre, "tarafsız ve bağımsız" diye gösterilen Türk yargısı göbeği ve gırtlağıyla, imam Bekir Bozdağ’ın adaletine prangalıydı. Bozdağın adına giden emirnamede, "atıl ve yakala" denilince, savcılar öne fırlıyor, Kürtleri derdest edip hapse koymak üzere hamle tazeliyorlardı.

Mesela, Selahaddin Demirtaş daha konuşmasını bitirmeden, Bakanlıktan savcıya "gereğini yap" emri gidiyor, aynı gün suç dosyası ve yakalama emri düzenleniyordu.

Kürt Belediye başkanları da, emir üzere görevden alınıyorlardı. Ancak, yalnız Kürtler değil, "dinfıroşlar"ın hoşlanmadığı herkes, düşmandı.  

Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, yazıları ve konuşmaları nedeniyle tehlikeli birer düşmandı. Uyduruk gerekçelerle tutuklandılar. 11 aydan beri, zindandaydı, onlar.

Nihayet, mahkemeye çıkarıldıklarında, Mehmet Altan kimliğini soran yargıca "ben Çetin Altan’ın oğluyum" cevabını veriyordu.

Çetin Altan "lumpen" güce "insan olma" dersi vererek ömür tüketen bir kalem adamıydı. Kimileri için, kanlı zulümkar olmanın şeref madalyası olduğu bir toplumda, o bir yazısında, dedesi Tatar Deli Hasan Paşa’nın, 1920’lerde Erzurum’da giriştiği şiddeti, "reddi miras" eden bir "insan"dı. Dedesi adına, acı çekenlerin torunlarından "özür" dileyen…

Türk toplumu tarihinde, bunun bir başka örneği yoktur. Dedelerin kanlı eli, torunların övüncüydü.

Çetin Altan’dan, yıllar sonra Ahmet Altan da, büyük dedesinin mirasını özür ile reddediyor, ek olarak "Atakürt" yazısını yazıyor, Roboskî katliamı haberi üstüne de, "devlet halkını bombaladı" manşetini çekiyordu.

O yüzden, Altanlara karşı kin aile boyu idi.

Altan Kardeşler, söylemedikleri sözler, yamadıkları kelimelerle darbecilikle suçlanıyor, hayatları karartılmak isteniyordu.

Altanlar yalanlarını, tek tek yüzlerine çarptılar. Yargılandıkları davanın galibi oldular.

Ahmet Altan amaçlarına varmak için de, Türk yargısını mezbahaneye çevirdiklerini söylüyor ve ekliyordu:

"Benim hapishaneden korkacağımı, önümde kalan birkaç yılı hapiste geçirmek fikrinden dehşete düşeceğimi bekleyenler varsa, onlara da cevabım şu: Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim. Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim. İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok. O nedenle bir talebim yok. Vereceğiniz kararın benimle bir ilgisi olmayacak. Bütün yargıçlar kendi kararlarıyla yargılanır. Siz de kendi kararlarınızla yargılanacaksınız. Nasıl yargılanmak istiyorsanız, hakkınızda nasıl hüküm verilmesini istiyorsanız, nasıl hatırlanmak istiyorsanız öyle karar verin. Hakkında hüküm verilecek olan sizsiniz çünkü.”

Ahmet Altan, sevilen ve sayılan bir yazardı. Bir yıla yakın zindan hayatından sonra ne diyeceği merakla bekleniyordu, sevenleri tarafından.

Ahmet Altan, konuşurken Dreyfus davasında Fransız adliyesini mahkum eden Emile Zola’yı andırıyordu. Kendine ve topluma karşı dürüst olmanın öz güveni ile savunma yapma, ben masumum deme sızlanmasına sapma yerine sahtecileri yargılıyor, mahkum ediyordu.

Ama bir farkla: Fransa adliyesini mahkum eden Zola’nın konuşması, ertesi gün Fransız basınınında ortak paydaydı. Bir kaç haber sistesi ve küçük gazetenin dışındaki Türk medyası ise sağır kesilmiş Ahmet Altan’ı duymamış, kör bakmış onu görmemişlerdi…

Çünkü onlar, göbeklerinden prangalı esirdi.

Devam ediyordu, Ahmet Altan:

"Cizre’de insanların öldürüldüğünü söylediğim için PKK lehine çalışmışım. Kaos ortamı oluşturmaya çalışmışım. Dezenformasyon yapmışım. Duyan da Cizre’de kimse öldürülmedi sanır. Cizre’de insanlar öldürülmedi mi? Yaşlı kadınlar, bebekler vurulmadı mı? Savcının bizden talebi hep aynı: Gerçekleri söylemeyin.”

Yazarın diğer yazıları