Akıl vermeyin; ses verin…

Cihan DENİZ

PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sona ermesi talebiyle DTK Eşbaşkanı ve HDP Milletvekili Leyla Güven ile başlayan çok kısa sürede Türkiye çapında tüm cezaevlerine yayılan açlık grevi an itibarıyla ölüm orucuna dönüşmüş durumdadır.

Mücadele keskinleştikçe, çekilen acılar, ödenen bedeller ağırlaştıkça giderek daha fazla gerek Kürt gerekse de Türkiyeli kendine aydın payesi biçen kimi kesimler içinden mücadele karşıtı sesler yükselmektedir. “Bir mücadele yöntemi olarak açlık grevlerini benimsemiyorum”, “açlık grevinin amacı dar”, “süreç uygun değil” ve sayısız benzer gerekçeler ileri sürerek devam eden mücadele ile aralarına mesafe koymaya çalışmaktadırlar. Bazıları da yine pratiğin yakınından bile geçmeden sadece akıl vermektedir; tek bildikleri hiçbir şeyi beğenmeden sürekli tavsiye vermektir, yol göstermektir.

Ortak özellikleri çok laf az eylem; hatta hiç eylemdir. Uzun uzun konuşmalar, sayfalar dolusu yazılar; teorinin kurşuniliğinden yemyeşil hayat ağacına adım atmadan tüm bunları kendileri için yeterli görmektedirler.

Konumuz açlık grevleri olduğuna göre, aydınlar, insan hakları savunucuları ve siyasetçiler şunu kendine açık yüreklilikle itiraf etmelidir. Bugün mahpuslar açlık grevindeyse ve bu açlık grevi ölüm orucuna evrilmişse bunun en büyük nedeni bu kesimlerim suskunluğudur. Eğer İmralı’daki tecrit sistemi ile Türkiye’de demokrasinin gelişimi, barışın sağlanması, hukukun üstünlüğü arasındaki diyalektik bağ doğru bir şekilde kurulabilmiş olsaydı ve bu temelde İmralı tecridinin kırılması için Türkiyeli aydınların öncülüğünde bir mücadele başlatılmış olsaydı, cezaevlerindeki mahpuslar da şu anda açlık grevinde olmazdı. Açlık grevleri yeterince sahiplenilseydi, cezaevlerinden yükselen sese ses katılsaydı açlık grevleri ölüm orucuna evrilmezdi. En basitinden Gebze Cezaevi önünde her gün polisin şiddetine maruz kalan analara Türkiyeli aydınlar siper olsalardı bugün belki de başka şeyleri konuşuyor olurduk.

Sartre ise bu “geleneksel” aydın tavrının tam zıddı bir konumdadır. Sartre, aydını yaşadığı fildişi kuleden çıkartıp mücadelenin tam ortasına ona hiçbir ayrıcalıklı rol atfetmeden yerleştirmektir. Sömürge bir halkın mücadelesi ile sömürgeci devletin içinden çıkmış bir aydının ilişkisi açısından düşünüldüğünde, Sartre’nin bu tavrı özellikle çok değerlidir. Sartre, Cezayir özgürlük savaşı karşısında Fransız aydınlarının rolü hakkında “soylu ya da avama yaraşır görevler, aydınlara yakışan ya da yakışmayan faaliyetler ayrımı olduğuna inanmıyorum. Eğer bana bavul taşıma, Cezayirli özgürlük savaşçılarını gizleme görevi verilseydi, hiç çekinmeden yapardım” demektedir.

Kendi aklını mücadelenin aklından üste koyup, kendi yaşadığı fildişi kuleden aşağılarda bir yerde mücadele edenlere akıl veren bir aydın değildir bu. Aynı şekilde pratikten kopuk, için için pratiği küçümseyen, aslında suya sabuna dokunmadan sadece yazmayı, konuşmayı ve artık sosyal medya paylaşımı yapmayı bilen ve sadece bu yaptıklarıyla mücadele ettiğini sanan aydın da değildir. Bu aydın, Sartre gibi düşünce tarihinin en büyük filozoflarından biri bile olsa, mücadelenin kendisine verdiği görevlerden kaçmayan, görevler arasında ayrım yapmayan, gerektiğinde mücadele veren birinin bavulu taşımaktan bile gocunmayan biridir.

Bu tam da bugün Türkiye’de cezaevlerinden yükselen mücadele karşısında kendine aydın sıfatı biçen Türkiyeli, Kürt herkesin rolü olmalıdır; siyasetçilerin, halkın temsilcilerinin rolü olmalıdır. Henüz çok geç değil. Hala barış için, demokrasi için, adalet için yapacak çok şey var. Sartre’nin de dediği gibi “Fransa’yı bu utançtan, Cezayirlileri ise cehennemden kurtarmak istiyorsak, sadece tek bir çaremiz var. Her zaman tek çare olan ve bundan sonra da tek çare olacak görüşmelere başlamak -, barış yapmaktır.” Dolayısıyla, eğer derdimiz gerçekten Türkiye’yi faşizm utancından kurtarmak ise; demokrasi, özgürlük, adalet, hukukun üstünlüğü ve en önemlisi de barış ise bunun kilidi İmralı’dadır ve o kilidi açacak anahtar ölüm orucunda olan, açlık grevinde olan binlerin elindedir. Eğer niyetlerimizde samimiysek, bize düşen onlara akıl vermek, onlara yol göstermek değil ama onların kendi bedenleriyle açtıkları bu yolun mütevazı bir yolcusu olmaktır; ama dünden daha hızlı adımlarla ve daha gür bir sesle.

Yazarın diğer yazıları