AKP Kürdistan sorununu da çözüyor

Süleyman Demirel, 1970’lerde MHP ve günümüz AKP’nin ana pınarı Erbakan’ın partisini içine alan ırkçı, dinci “milliyetçi cephe” (MC)’nin lideriydi. Şehir meydanlarındaki gösterilerinde, İslamın kitabı Kur’an ile Türk bayrağını yeni keşfetmiş gibi, ikisini sırasıyla öpüp, törensellikle başına koyduktan sonra, “cephe” karşıtlarını vatan, bayrak sevgisinden mahrum hain, ezan sesine, Kur’ana düşman ediyordu.

Yardımcılarından Türkeş, mitinglerde, İtalya’nın faşist lideri Mussolini’nin, şimdi artık AKP’lilerin dilinde olan “tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek vatan, lider” narasını haykırıyor, “ülkücüleri” sopalara gerilmiş “ya sev ya da terk et” sloganını göğe dikiyorlardı. Erbakan’ın Allahu ekber çeken kalabalıkları, bugünkü AKP lider kadrolarını oluşturan, partinin o dönem “Akıncı gençleri” cephe karşıtı düşmana sopa gösteriyor, meydanları “kanımız aksa da zafer İslamın” haykırışıyla dolduruyorlardı.  
12 Eylül 1980 sahahı, askerler ülkenin efendisiydi. MC sloganları, lider kadroları yasaklıydı.  
Yıllar sonra, sahaya döndüklerinde, Demirel en hızlılarıydı. Üstünü, başını kaplayan kiri silkeleyip, ayağa kalkarken hızına yetişilemeyen demokrat olmuştu. 1991’de seçim meydanlarında “demokrasi” diye haykırıyor, insan hak ve özgürlüklerin dokunulmazlığını savunuyor, geçmişte Denizleri ipe gönderen o değilmiş gibi “gençlerin idamı hataydı” diyor, “yeni Dersim olmayacak” sözüyle Kürtlere de gül sunuyordu.
Bu hallerini seyreden Aziz Nesin, “bu gidişle” demişti, “Demirel, bir sonraki darbede Komünist olacak.”
Ama burası, kandırmacanın efendi olduğu TC’ydi. Demirel, aldığını götürüp 1991’de CHP’nin desteğiyle Başbakan, iki yıl sonra da Cumhurbaşkanı oldu. Ne hak kaldı, ne de hukuk…
Ülke, “domuz ahırına”, Kürdistan, Dersim’i aratmayan yangınlar ormanı, insan mezbahanesi dönüyordu.
Dünyada uyuşturucu kaçakçılığından aranan sabıkalılar, Türk polisinin arıyormuş gibi yaptığı katiller, Kürt olmaktan pişman olmuş kiralık adamlardan oluşan ölüm taburları, devlet edalıydı. Devletle haydut izleri birbirine katışıktı. Eşkıya geride ölüler bıraka bıraka ilerliyor, Türk ordusunun uğradığı Kürt köylerinden ateşler fışkırıyordu. Demirel, Cumhurbaşkanlığından indiğinde, raflarda 17 bin 500 cinayet dosyası, geride yakılıp yıkılmış dört bin köyün silüeti duruyordu.
TC’de kişiler geçici, kurnazlık düzeni kalıcıydı. Kurnazlığı ana teması, öz gıdası, temel alanı, MC örneğinde görüldüğü gibi din, milliyetçilik, bayrak, devlet, millet, vatan üzere idi.  
Günümüzde AKP, eski MC barakasının çatısıdır. Demirel, Erbakan yok, taban- tavanıyla teşkilatları ampül ışıltılıdır. MHP’nin bazı eski tüfeklileri, tabancalıları da…
Verdiği sözün tersini yapan olarak da, MC liderinin hayaleti, ancak, “gangan dansözleri” figürleriyle belirsiz, kuralsız, anlamsızdır, AKP. Biraz ondan, biraz bundan halleriyle ne doğru dürüst Türkeş, ne Erbakan ne de Demirel, Oğuz Aral’ın ne idüğü belirsiz tipolojisi “gece kurt, gündüz hırt”tır, sanki…
AKP, Demirel’in son zuhurundaki gibi demokrasiyle de yetinmiyor, “ileri demokrasi” diyordu. İnsana baskı son bulacak, özgürlüklerin önündeki engeller kaldırılacaktı. Bu amaçla Başbakanlıkta, iş gören bir insan hakları komisyonu bile vardı.
Kürtlere zulm edilmişti. Onlardan oy istenirken “zulüm bitecek, haklar tanınacak” sözü veriliyor, Başbakan Diyarbakır’da “Kürt sorunu benim sonrunumdur” diyordu. Fakat, Ankara’ya döndükten bir süre sonra, “Kürt sorunu yoktur” diye çark ediyordu.
AKP lideri, insani gösteride,”ırkçılığı ayaklarımın altına aldım” diye bağırıyordu. Gel gelelim gerçek başka yerdeydi. Kendi yurdunda kiracı, sığınmacı durumuna düşürülmüş Kürtlerin gözünün içine bakarak, “kendini inkarla, benden olmak için hizaya gel” tehditleri savruluyordu. Başbakan “tek millet, tek bayrak, tek dil, tek vatan” diye gürlüyor, Hakkari’de hızını alamayarak, “tek” olmaya karşı çıkan Kürtlere “ya sev ya da terk et” diyerek dış kapıyı gösteriyordu.
Başbakan Kürt dilinin zenginliğini Ehmedê Xanî ile açıklıyor, ama övdüğü Xanî’nin diliyle eğitim yasağını sürdürüyordu. Ehmedê Xanî’yi anarak “bak neler biliyorum, ben” havalarına yatıp, oy dermek kazanç, dil kesmek mübahtı.
Bir namus sözü de, köy, kasaba isimleriyle çürüyor, ırkçılık dokunulmazlığını koruyor, Kürtçe olduğu gerekçesiyle evrensel iletişim işaretleri w, x ve q harfleri de yasaklanıyordu.
Faili meçhul cinayetler dönemi kapandı diyordu, AKP’nin başı. Roboskî katilleri örtü altına alınıyordu, sonra.   
Kürtlerin Ezidi, Zerdüşt olduğu söylemi ve bu iki inancın kötülenmesiyle, dinler arası diyalog söylemi de puç oluyor, yalan çıkıyordu.  
Renkten renge girme konusunda hızlarına yetişilemiyordu. İnsan tutuklamada yaptıklarını beğenmeyince “biz yapmadık, düşmanlarımız yaptı” oluyordu.
Kürtler, insan avında kurtuluşu sınır ötelerine kaçışta arıyordu. Milyonlarca Kürt, hapishane kaçkını ve ölümden kurtulma firarisi olarak dünyada mülteciydi. AKP Hükümeti, onları geri alıp hapsetme uğraşı veriyor, Paris katliamındaki gibi peşlerine katiller salıyor, öte yandan Avrupa ilişkilerinden sorumlu Bakan Egemen Bağış, “insanlık da bizde” rolünde, sürgünde ölen iki Kürt sanatçı Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın Paris’teki mezarı başında ağlamaklı hallerde poz veriyordu.
AKP’nin taklacılığında sınır yok. Savulun insanlar, onlar şimdi kanma, kandırmaca, dil üstünde kaydırmacayla Kürdistan sorununu çözme taklaları atmakla meşgul.

Yazarın diğer yazıları