AKP-MHP’nin şok doktrini: Sınırsız şiddet

Önder Öcalan Kürt halkı için olduğu kadar tüm Ortadoğu için de tarihsel bir kişiliktir. Bu karakterinin doğal bir sonucu olarak “sorunu bir haftada çözebilirim” dedi. Ve Kürtlerin toplumsal özgürlük temelinde yaşaması için, varolan sorunlara yaklaşımını bir kez daha ortaya koydu. Biz, Önder Öcalan’dan biliyoruz ki, sorun çözmek özgürlüktür. Ancak işgalci faşist AKP-MHP iktidarının Önder Öcalan’a verdiği cevap, soykırım saldırılarını yükseltmek oldu. İktidarcı faşist bir devletin özgürlükçü bir tarzı esas alma kaygısı olamayacağından, AKP-MHP iktidarı da sorun çözme değil sorun üretmeye odaklanıyor.

Türk devleti, başta Kürtler olmak üzere herkese karşı psikolojik özel savaş uyguluyor, kontra devlet tarzında saldırılarını yükseltiyor, kurumlaştırıyor, meşrulaştırıyor.

Bir yandan kadınlar eski eşleri tarafından çocuklarının gözü önünde katlediliyor. Bir yandan uyuşturucu-fuhuş yaygınlaştırılıp normalleştiriliyor. Mülteci kadın ve erkeklerin maruz kaldıkları cinsel saldırıları çok aşan oranda, özelde Suriyeli mülteci kadınların yarısından fazlasının fuhuşa zorlandığını bilmeyen yoktur.

Bir yandan onlarca polis, 12 yaşındaki bir çocuğa saldırarak kelepçelemeye çalışıyor, bir yandan her gün cinayetler, annesini, babasını, kızını kardeşini öldürmeler artıyor.

Mezar taşları kırıldı, ev baskınlarında gençler öldürüldü, yüzlerce insan tutuklandı, yüzlercesi sokaklarda polis işkencesine maruz kaldı….

Türkiye’deki katliamlar, kazalardan ya da hastalıktan ölümler, kısacası tüm ölümler, tüm şiddet biçimleri devlet eliyle yapılmakta, geliştirilmekte, teşvik edilmekte ve sembolik cezalarla meşrulaştırılmakta, toplumda güvensizlik algısı derinleştirilmektedir.

Bireyler birer mikro devlet olarak inşa edilmekte, her birey bir şiddetle yüklü bir devlet prototipi haline getirilmekte ve şiddet kitleselleştirilerek, toplumun direncine saldırılar arttırılmaktadır. Toplumun, iktidar baskısına, egemenlik uygulamalarına, her türden olağan olmayan sömürüsüne direnmesi engellenmektedir. Çünkü direnmeyi düşünme ihtimali olan akıllara anlık olarak saldırılmaktadır. İktidar güçleri, devlet kurumlarının temsilcileri, faili meçhuller yerine tüm katliamların açıktan yapıldığı bir ortamda, her an ve her yerde, iktidarın istemi doğrultusunda şiddeti yükseltmektedir.

Türkiye’de yaratılan vahşet ortamı, insanları normal düşünmekten alıkoymaktadır. Anlık olarak varlığının güvencesizliğini düşünmek zorunda bırakılan toplum bireyleri, doğal olarak özgür, güzel, felsefe ve estetikle yüklü bir yaşamı düşünmeye, düş kurmaya fırsat bulamamaktadır.

Bu saldırılar Kürdistan’da daha görünür, açıktan vahşet şeklinde gelişirken, Türkiye şehirlerinde de eş-aile cinayetleri, aile kavgaları, kadın katliamları, çocuğunu pencereden atmalar, siyanürle anne-babasını öldürmeler, envai cinnet durumları ve akabinde gelişen kan dökmeler sair şekillerde organize edilmektedir. Kürdistan’da bir yandan doğrudan devlet kurumlarının-devlet adamlarının saldırıları temelinde olurken, bir yandan da korucular, devlet destekli işbirlikçi kimi aileler, Bekolaşmış tipler eliyle gerçekleştirilmektedir. Bir yandan panzerler çocukların üzerinden geçirilirken, bir yandan ev baskınlarında ailenin gözleri önünde gençler katledilmektedir. Bir yandan mezar taşları yıkılırken bir yandan da belediyelere el konarak, yerel seçimlerde toplanan toplumsal iradeye saldırılmaktadır.

Kürdistan ve Türkiye’de “şok doktrini” böyle işlemektedir. Kontra tarzda tüm uygulamalar, anlık olarak toplumun barış, çözüm, özgürlük, estetik, bilim, felsefe üzerine düşünmelerini engellemekte, insanlar yaşadıkları vahşet şokların süreğen etkisiyle verdikleri vergiyi dahi sorgulayamayacak düzeye getirilmektedir. Boyun eğmekte, nadiren şikayet etmekte, nihayetinde arabesk bir yaşam algısı temelinde, kontra tarzda işleyen devlet uygulamalarını kader diye kabullenmektedir.

Her gün kadınlar katliamlarına dair rakamlar verilmektedir. AKP-MHP sürecinde bu katliamların daha fazla görünür olması şüphesiz tek adamcı, sünni İslamcı bir zihniyetin feminist duyarlılığından kaynaklanmıyor. Tam bir kadın düşmanlığı örneği olan AKP-MHP iktidarı, kadın katliamları üzerinde insan katliamını meşrulaştırmayı amaçladığı gibi, kendi yaptığı katliamları da kabul edilir kılmanın bir yöntemi olarak bu katliamları basın yoluyla herkesin gözüne sokmaktadır.

En son katledilen Emine Bulut’u katleden eski kocası için yargının “Canavarca hisle tasarlayarak insan öldürmek” tanımı bize hiç yabancı değil. Türk devletinin polisi, Wan’da canavarca hisle tasarlayarak insan öldürme amacıyla, kaskını başından çıkarıp onlarca defa bir gencin kafasına vuruyor. Türk devletinin polisleri, onlarcası, canavarca hislerle tasarlayarak insan öldürmek amacıyla, Ankara’da 12 yaşındaki bir çocuğun üzerine çullanıp çocuğun ellerini kelepçelemeye çalışıyor. Türk devletinin polisi, canavarca hisle tasarlayarak insan öldürmek amacıyla, karşısında zafer işareti yapan anaların üzerine, içine bilye doldurduğu tonlarca tazyikli su sıkıyor. Tam da, canavarca hisle insan öldürme amacıyla. Hem de tasarlayarak.

Örnekleri çoğaltmak zor değil, gerekli de değil.

Özü şu: kadın cinayetleri politiktir, kadın cinayetleri devletin yaptığı, organize ettiği ve yönlendirdiği cinayetlerdir. Türk devleti, şiddet politikalarında ısrar ediyor, faşizmde ısrar ediyor, işgalci-inkarcı soykırımcı uygulamalarında ısrar ediyor. Ve Türk devleti soykırımda ısrar ettiği için, Kürtlere karşı her an, canavarca hisle tasarlayarak insan öldürme suçu işliyor.

Yazarın diğer yazıları