Aleviler üzerindeki faşist kuşatma parçalanmalıdır!

Hayat, hakikat süreğinde dürüstlüğün ağır yüküyle aydınlıkla karanlığın mücadelesi olarak sürmeye devam ediyor. Kimileri direniyor kimileri de güç getiremediği için boyun eğerek hayatta kalmaya çalışıyor. Yol kadim geçmişiyle dimdik ayakta. Fakat yola yoldaş olanların sadakatinde zayıflama var. Neden bu hale gelindi sorusu, nasıl bu halden çıkılabilir sorusunu da yanında getirdi.

Alevilik yapısal olarak incelendiğinde ağırlıklı olarak konar göçer ve kapalı kırsal alan toplumsallığına sahip olduğu görülecektir. Toplumsal ve üretim ilişkileri de bu gerçekliğe göredir. Alevilerin bugün bir zorlanma yaşıyor olmasına ve tüm yetmezliklerine karşın hala var olması, geçmişte yaşamış olduğu coğrafya, din ve tarihten derinliğine etkilenmiş olmasından kaynaklıdır. Kültürel karekterini hala koruyabilmişse, bu onun dayandığı tarihsel kültürün gücünden gelmektedir. Devlet ve sınıf kültürüne uzak olmamasındandır. Bu da onun toplumsal inşanın temel formu olan kabilesel özelliğini ve demokratik komünal değerlerin beslendiği kökleri göstermektedir. Buradan kaynaklı güçlü ve kalıcı etkiler nedeniyle dönüşmekte zorlanmaktadır. Bununla bağlantılı, yıllarca baskı altında ve kültürel asimilasyon ve soykırımlara uğramış olmasından dolayı gizlenmek zorunda bırakılmış bu toplum, kasaba ve şehir toplumu haline geldikçe, kendi toplumsallığında da sorunlar ortaya çıkmış ve pir, talip, mürşit ve musahip ilişkilerinde aşınmalara yol açmıştır. Devlet dışı bir toplum olma özellikleri, devletin kuşatması altında zayıflamıştır. Çünkü ihtiyaçlar kadar taleplerde de değişim olmuştur. Yerleşik hayatın-şehirleşmenin bir sonucu olan Kapitalist üretim ilişkileri ve onun organizasyonu olam devlet ilişkileri; işçilik, memurluk, öğrencilik, ticaret vd. yeni sosyal olgular Alevilerin hayatına girmesiyle yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu durum, Alevilerin yola bağlılığında zayıflamaya neden olmuştur. 

Yani kapalı toplumun devlet dışı yaşamı, kendi doğal ahlaki değerleri temelinde yükselmiş olan iç “hukuk”unu ve diğer cem, dar, musahiplik, kirvelik, rızalık, pir-talip-mürşit ilişkisi ve kadın eksenli toplumsal yaşam öğelerinde gevşemelere ortaya çıkmıştır. Yani Kapitalist Modernite’nin üretim ilişkileri karşısında, Alevilikte de varolan demokratik komünal değerleri yaşamsallaştırmada zayıflama ortaya çıkmıştır. Alevilerin onlarca kurumu olmasına rağmen örgütsüz yaşıyor olmaları bunun en bariz ispatıdır. Bunun pratikte onlarca belirtisi bulunmaktadır. Örneğin Aleviler, AKP faşizminin okullardaki cihadist din derslerine hala çocuklarını gönderiyorlarsa; Alevi örgütleri tek vücut olarak buna karşı çok ciddi ve sonuç alana kadar sürecek olan bir uzun vadeli direnişi örgütleyemiyorlar ise bununda ne kadar ciddi bir boyun eğme anlamına geldiği açıktır. Bu durum, genel olarak Alevilerin en temel sorununun öncülük sorunu olduğunu göstermektedir. Giderek direnişçi geleneğinden kopmaya başlamasının önüne geçebilmek için, bu temel sorunun çözülmesi zorunlu görünmektedir. Sistem içinde sisteme alternatif olan kendi toplumsallığını örgütleme ve işlevselleştirebilme potansiyelinin heba olmamasının başka yolu da görünmemektedir. Yani ya direniş ya da boyun eğme noktasına gelinmiştir.

Bütün bunlar, kapalı toplumun devletli ilişkilere açık bir toplum durumuna gelinmesinin olumsuz sonuçlarıdır. Nasıl ki, önceki nesiller binlerce yılın değerlerini günümüz Alevilerine taşımayı başarabildirlerse, bugünkü kuşakta öz değerlerde bir sapmanın yıkımına izin vermeden gelecek kuşaklara daha da zenginleştirilmiş olarak aktarma sorumluluğunun altında ezilmemek durumundadır. Bunun için, ciddi bir düşünsel (Akademik), kültürel, örgütsel, öz savunma ve diğer kurumlaşmalar temelinde güçlenmeye ihtiyaç olduğu açıktır. 

Bu gereklilik aynı zamanda, kendi güzelliklerini toplumun bütün alanlarına taşımak içindir de. Yer yüzünde öz savunması olmayan canlı yoktur. Düşmanı bu kadar çok olan ve defalarca soykırım, katliam ve asimilasyona uğramış olan Alevilerin bir örümcek, bir arı ve bir karıncayı izlemesi bile buna olan ihtiyacı anlamsı için yeterli olsa gerek. 

Alevi örgütleri bir bütün olarak “Aleviler baş kaldırın” şiarıyla AKP – MHP faşizminin cihatçı eğitim sistemine karşı çocuklarını din derslerine sokmama eylemine başlamazlarsa, yarın çocuklarının tanınmaz hale geleceklerini bilmek durumundadırlar. Bugün itiraz edebilmenin büyük cesaretini gösterebilmek, çocuklara ve gelecek nesillere bırakılacak en onurlu miras olacaktır. Tarih şahit olmuştur ki, hakikat aşkıyla yanan ışık erenleri-anaları, pirleri, mürşid ve reyberleri zalimlerin sistemini reddetmiştir. Çünkü boyun eğmenin teslimiyete, direnmenin ise şerefli bir yaşamın zaferine kavuşmak anlamına geldiğine tanık olmuşlardır. Cemler bu ahlakı öğütleyen canların meydanıdır. Alevi örgütlerinin, kendi mekanlarının kapalı alanlarından sokaklara çıkmadıkça, kendi kurumları içinde tükenişi yaşama tehlikesi daha da büyüyeceğe benzemektedir. Sadece AKP-MHP faşizmini kınayarak, faşizmin mahkemelerinde adalet arama komedisini yaşayarak, basın açıklamaları yaparak faşizme karşı zafer kazanılamayacağı açıktır. Faşizm sokakları da ele geçiriyorsa, sokaklara çıkmak onu reddetmektir. Çünkü, “…öyle reddedişler vardır ki, insan olmanın onurunu tasdik eder.”

Aleviler, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas soykırım ve katliamlarını kınamayı basit birer ritüel haline getirirken, diğer yandan hala 680 yılındaki Kerbela katliamına ağlıyorsa, burada bir sorun var demektir. Raye Heq Alevi süreği ve genel olarak Alevilik, gözyaşlarıyla değil, direnişle bugünlere taşınmıştır. Bugün Muaviye döneminden çok daha tehlikeli bir süreçten geçilmektedir. İmam Hüseyin çoğu kadın ve çocuk olan 70 kişiyle Yezide boyun eğmediyse, bugün milyonlarla ifade edilen Aleviler ve onlara öncülük iddiasında olanlar önce aynada kendi gözlerine sonrada çocuklarının gözlerine bakmalı ve gözlerinde umut vaadeden bir ışık mı, yoksa kendi tükenişini mi gördüklerini kendilerine sormalıdırlar.

Aleviliğin tarihinin teslimiyetle yazılmadığının şahitleri sayılamayacak kadar çoktur: Ebu-l Vefai Kurdî (925-1017), Baba Tahir-i Üryan (940-1020), Şahabettin Suhreverdî Maktul (1155-1191), Seyyid Nesimi (1369-1404), Kalender Çelebi (1476-1527) ve daha niceleri teslimiyeti reddedenlerdir. Ve ne acıdır ki, Alevi derneklerinin tamamına yakınında bu Alevi direnişçilerin resimleri asılmaz ve cemlerde bunlardan bahsedilmez. Öyle anlaşılmaktadır ki, Alevilere öncülük yapma iddasında olanların Alevileri nereye götürdüklerinin hesabını iyi yapmaları gerekmektedir. Zira Tayyip Erdoğan denen diktatör, “atı alan üsküdarı geçti” demişti. Ve bu at hala dört nala giderken, Alevi örgütlerinin oturması “ayıptır, günahtır, yazıktır.”

Yazarın diğer yazıları

    None Found