Ali Babacan’ı nasıl bilirsiniz?

‘Türkiye karanlık bir tünele girdi; özgürlük, adalet ve ekonomi sorunu var.”

Bu sözlerin sahibi bugünlerin gözde ‘muhalifleri’nden Ali Babacan. Temcit pilavı gibi her kritik anda gündeme getirilen yeni partiyi kurma günü yaklaştıkça, daha çok ortalıkta görünmeye ve konuşmaya başladı. Asıl ilginci bugüne kadar hiçbir hükümette bakanlık yapmamış bir siyasetçi gibi konuşuyor. Sanırsınız ki, çiçeği burnunda bir siyasetçi.

Oysa ki son hariç tüm AKP hükümetlerinde görev aldığını ve iktidar kavgasında kaybettiği mevzi nedeniyle bugünün “muhalifi” olduğunu unutmadık.

Kısaca hatırlatalım iktidar günlerini; tam dört dönem milletvekilliği yaptı. AKP’nin ilk ekonomiden sorumlu bakanıydı ve iki dönem bu görevi yürüttü. 2007 Ağustos’unda bir başka bakanlık koltuğuna geçti, dışişleri bakanı oldu. Mayıs 2005-Ocak 2009 arasında AB ile görüşmelerde başmüzakereciydi. Haziran 2015’e kadar da üç dönem başbakan yardımcılığı yaptı.

Daha ne olsun! 13 yıl yönetti.

Bu geçmişinin karşısına çıkacağını bildiği için de bir röportajında “Sorumlu olduğumuz dönemdeki sorumluluktan kaçamayız. Günahıyla sevabıyla bizim içimizde olduğu dönem” diyor. Gelen eleştirilerin önünü kesmeye çalışıyor şimdiden. Kendisi için “Gerçekten de dürüst politikacı. Baksanıza yaptıkları yanlışların da farkında” denilmesini bekliyor.

Ancak nafile!

Çünkü Ali Babacan, AKP’nin hükümet olduğu 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana halklara karşı işlenen tüm suçlarda, tüm yıkım politikalarında sorumluluk sahibidir. “Kuruluş felsefesi farklıydı. 2011’den sonra AKP’nin kuruluş ilkeleri değişti” demek de Ali Babacan’ı sorumluluktan kurtarmaz.

Bugün açlık, yoksulluk ve işsizlik yaygınlaşmış ve kronikleşmişse bunda onun sorumluluğu büyüktür. Çünkü bir dönem AKP’de ekonominin patronuydu. Daha bakan koltuğuna oturmadan 17 Ekim 2002 tarihinde bir televizyon programında, olası hükümetinin ekonomi politikalarını anlatırken, “Kamu sektöründeki verimliliğin artırılması. Kamu sektörünün daha verimli hale getirilmesi, burada özelleştirme tabii çok önemli” diyordu. AKP’nin ekonomiden sorumlu ilk devlet bakanı olduğu dönemde dediğini yaptı. Kendinden önceki ithal ekonomi bakanı Kemal Derviş’in uyguladığı IMF programını devam ettirdi. Telekom’dan SEKA’ya kadar onlarca kamu kuruluşu satıldı. 2000’li yılların başında kamu işletmelerinin sayısı 240’ydı. 2018 yılı itibariyle AKP döneminde bu sayı 71’e düştü. Bu satışın sonucu da elbette, binlerce işçinin işsiz kalması olurken, bu kurumların sunduğu hizmetlerin pahalanması oldu.

Özetle Ali Babacan’ın da bir dönem başında olduğu ekonomi politikaları halkın yoksullaşmasına, AKP yandaşlarının da zenginleşmesine yaradı. Halkbank ve Rıza Zarrab davası olarak bilinen yolsuzluk ve rüşvet olayı yaşandığında Halkbank, Babacan’a bağlıydı. Duruşmalardan birinde sanık Zarrab’ın “Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Hazine Bakanı Ali Babacan İran ile altın ticaretinin başlatılması talimatını verdi. Ziraat Bankası ve Vakıfbank’a benimle ilgili işlerime yardımcı olmaları için de talimat verdiler” ifadesini de not olarak düşelim.

“Irak’a ilk bomba düştüğünde 8.5 milyar dolar hesaba geçecek.” Bu savaş yanlısı sözün sahibi de Ali Babacan’dır. “1 Mart tezkeresi” olarak bilinen ABD’nin Irak işgaline Türkiye’nin de katılmasını sağlayan tezkere için milletvekilli arkadaşlarından destek isterken bu karşılaştırmayı yapıyordu. Bir ülkenin işgal ve talan edilmesine, insanların katledilmesine ortak olunmuş, Babacan için ne önemi var ki! Yeter ki gelsin paralar! Neyse ki işgal karşıtı kamuoyunun baskısı milletvekillerinin de vicdanını harekete geçirdi de, “1 Mart tezkeresi” AKP’nin elinde kaldı. Ali Babacan, yaptığı fayda-zarar hesabına o kadar çok güveniyor ve tezkerenin Meclis’ten geçeğine o kadar çok inanıyordu ki, “o gece sinema için rezervasyon” yaptırmıştı.

Tıpkı Davutoğlu gibi Ali Babacan’ın da vereceği hesap çok. Kameraların karşısında “beyefendi” olarak konuşmaları, nezaketleri de bu hesapları unutturamaz.

Hele sık sık “demokrasi” ve “özgürlük” demelerinin hiçbir tutar yanı yok. AKP ile bir derdi yok aslında. Yoldan çıktığını düşündükleri AKP’yi “kurucu ilkeleri” doğrultusunda yeniden rayına koymak istiyorlar. O “kurucu ilkeler” diye göklere çıkardıkları politikanın ne olduğunu da gördük. Ali Babacan “darbe ile mücadeleden” Saray darbelerine, “askeri statükoyu tasfiye”den faşist diktatörlüğün inşasına, “Kürt sorununda müzakere”den çöktürme planına uzanan bir politik sürecin aktörlerinden biridir. Bu nedenle ne kadar cilalanırsa cilalansın O ve partisinin, halkların adalet, eşitlik ve özgürlük talebini karşılamaya ne niyeti ne de gücü vardır.

Yazarın diğer yazıları