Almanya ‘süreci’ destekleyecek mi?

Almanya Gündemi

‘Stiftung Wissenschaft und Politik’ (SWP – Bilim ve Politika Vakfı), resmiyette öyle olmazsa da, bir bakıma devlet vakfı konumundaki bir kurum. 1962’de bir grup bilimcinin kurduğu bu vakfa, 1965’te Batı Almanya meclisinde oybirliğiyle alınan karar doğrultusunda Federal Hükümet ortak oldu. Büyük ölçüde Başbakanlık bütçesinden finanse edilen bu kurum, bilimsel çalışmalarının bağımsız olduğunu vurgulasa da, elbette devlet/hükümet ihtiyaçları doğrultusunda işliyor. Vakfa bağlı Alman Uluslararası Politika ve Güvenlik Enstitüsü de zaten dış ve güvenlik politikası ile ilgili hususlarda Alman hükümetine danışmanlık yapıyor.
SWP, bir süre önce ‘süreç’le ilgili bir analiz hazırlatıp yayımladı. ‘Erdoğan ve Öcalan müzakere ediyor – Türkiye’nin Kürt politikasında paradigma değişikliği ve PKK’nin yeni stratejisi’ başlıklı analizde, mevcut görüşmeler bölgesel gelişmeler ışığında değerlendiriliyor.
PKK’yi ilk yasaklayan (26 Kasım 1993) dış devleti olarak Almanya, Kürtlere karşı 25 yıldır sürdürdüğü düşmanca yaklaşımını sürdürecek mi yoksa mevcut gelişmelerle birlikte politikasını gözden geçirecek mi? Hatta geçmişte çözüm arayışlarının yükseldiği dönemlerde daha olumsuz bir tutum içine giren Alman devleti, bu dönemde de bu tarz uğursuz bir rol oynayacak mı? Bu soruların yanıtı, hem AB içindeki birincil konumu hem de en yüksek Kürt nüfusa sahip Avrupa ülkesi olması nedeniyle önemli.
Yukarıda sözünü ettiğim analizin son cümlesi şöyle: “Avrupa politikası, bu nedenle müzakere sürecini var gücüyle desteklemeli; bu sürecin başarısı Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili her türlü tartışmanın sonu anlamına gelse bile.”
Başta Almanya olmak üzere AB bu tavsiyeyi dikkate alır mı, bilinmez. Ama hangi tespitlerden bu tavsiyeye ulaşıldığını göstermek için analizden bazı alıntılara – yorum yapmaksızın – bir göz atalım:
* Hükümet, PKK’nin marjinalleştirilmesi için şimdiye kadar izlediği askeri ve siyasi stratejilerin menzilinin ne kadar sınırlı olduğunun bilincinde. Ankara’nın şimdi PKK ile görüşüyor olması, bunu açıkça gösteriyor.
* Ankara, BDP’nin Öcalan ve PKK ile birlikte mevcut görüşmelere katılmasına izin veriyor ve böylece BDP’yi resmi olarak PKK’nin siyasi kolu olarak tanıyor. Ama tam da bu suçlama, son 21 yılda 8 siyasi partinin kapatılmasına yol açtı.  
* İkinci tabu kırılması Öcalan’ın kendisi ile ilgili. Son 30 yılda halkın ve vatanın temel düşmanı olarak biçimlendirildi. Onunla müzakere yürütmek demek, psikolojik bir sınırı – şimdiye kadar yürütülen Kürt politikasının en temel kırmızı çizgisini – aşmak demektir. Hükümet (…) onu bugün Kürt ulusal hareketinin temsilcisi olarak tanıyor. Ve bunun ötesinde Öcalan ve PKK ile müzakere yürüterek, kendisi dile getirmezse de, Türkiye’de egemenliğin iki halkta, Türklerle Kürtlerde olduğu yöndeki tezi kabul etmiş oluyor. Bunlar, radikal değişimlerdir.
* Bu çizgi değişikliğinde dış tehdit ve fırsatlar belirleyici bir rol oynuyor.
* Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yeni dış politikası ilk olarak Suriye’de deniz kazası geçirdi. (…) Ankara, Suriye’de iç savaş patlak verinceye kadar Arap dünyasındaki dalgalanmaların bölgedeki cazibesini yükselteceğini sanıyordu. (…) Davutoğlu’nun, Türkiye’yi Suriye üzerinden Ortadoğu’da temel güç haline getirme projesi şimdilik başarısızlığa uğradı.
* ‘Tehdit ve potansiyel’ – her iki olgu çok yakından Türkiyeli Kürtlerin varlığına bağlı.
* Bir bütün olarak hem Türkiye, Irak ve Suriye’deki Kürt azınlıkların yarattığı boğuşma hem de ulusal sınırların ötesindeki ekonomik entegrasyon, mevcut ulus devletlerin ve onların sınırlarının işlevsizliğine işaret ediyor. Türk hükümetini risk alıp Öcalan için görüşmeye teşvik eden, (Türk) ulus devletinin bu işlev dışılığını aşma istemidir.
* Türkiye’nin Kürt sorununu ortadan kaldırmak için Türk ulus-devletinin ideolojisini gözden geçirmek ve idaresinde tadilat yapmak şart. Erdoğan ve Öcalan yeni bir ortak vizyona kavuştular. İkisi de Türk ulus-devletinde değişiklik yapma ihtiyacını Ortadoğu’da yeni bir devlet biçiminin programına dönüştürüyor. Bu şekilde ikisi de Davutoğlu’nun dış siyasal programatiği ile uyum içinde.

Yazarın diğer yazıları