Almanya’da her üç günde bir kadın öldürülüyor

Hane içi kadına yönelik şiddet dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Almanya’da da yükseliyor. Deutsche Welle’nin haberine göre, 2017 yılındaki rapor edilen hane-içi şiddetin boyutlarını açıklayan Alman Federal Aile, Yaşlılar, Gençlik ve Kadınlardan Sorumlu Bakanı Franziska Giffey, have içi şiddet vakalarının da yüzde 10 arttığını ifade etmiş.

Diğer rakamlara da bakacak olursak, 2017 yılında 140 bin şiddet vakası bildirilmiş; her gün ortalama olarak bir erkek, partnerini veya eski partnerini öldürmeye teşebbüs ediyor ve geçen sene 147 vakada “başarılı” sonuçlanmış bu teşebbüs. Binlerce tecavüz, cinsel şiddet, taciz ve cinsel istismar vakası da ekleniyor bu rakamlara.

Cinsel şiddet vakalarının kurbanı yüzde 82 oranında kadınlar olmuş. Son rakamımız ise vakaların üçte ikisinde saldırganların Alman vatandaşlarından oluştuğu aktarılmış. Her sınıftan Alman vatandaşı erkeğin, aynı evde yaşadıkları kadınlara zorbalık yaptığı da böylelikle not edilmiş. Almanya’da geçen sene 350 kadın koruma altına alınarak sığınma evlerine yerleştirilmiş ve 30 bin kadına destek sağlanmış. Ancak bu rakamları şu bilginin ışığında görmek önemli: şiddet gören 10 kadından sadece biri bunu dile getirip yardım istiyor.

Kadınlara yönelik şiddet hakkında konuşulurken akla hep göçmenlerin gelmesi veya konunun Avrupa’nın özgül kültürünün dışında bir konu olarak kabul edilmesinin de böylelikle bir mit olduğu açığa çıkmış oluyor. Zira cinsel saldırı, şiddet ve çocuk istismarının belirli coğrafyalara özgü değil; partiyarkal her yerde. Kadınların bedeni, doğurganlığı ve emeği üzerindeki tahakküm kurmanın binbir çeşit yoluyla üstelik.

Artık yakından tanıdığımız bir durumu değerlendirelim, bu noktada: İthal gelin. Kısaca kendi ülkesi dışında yaşayan erkeğin, geldiği ülkeden bir kadınla evlenmesi ve kadını yaşadığı ülkeye gelmeye ikna etmesi durumunda ortaya çıkan kadınlık hallerini tanımlıyor. Kadın kendi ailesinden uzaklaşıyor, dilini ve kültürünü bilmediği bir ülkeye getiriliyor. Daha da önemlisi, kalış koşulu evlilik ile sınırlandırılıyor. Tüm bunlar dil bilmemek, kendi başına dışarı çıkıp işlerini hal edememek anlamına geliyor. Her zaman alışveriş etmek veya doktora gitmek gibi temel ihtiyaçlar için birine bağımlı olmak zorunda.

İkinci olarak yasal haklarını bilmemek veya konuşacak eşin ailesi dışında birini bulamamak da yine kadını erkek tahakkümü karşısında zayıflatıyor tabi. Şiddet gördüğünde ne yapacağını şaşırmasına veya çözüm bulamamasına neden oluyor. Kadınların yasal statülerinin evlilik yoluyla sağlanması ise boşanma durumunda geri dönmek zorunda kalmaları demek. Zira kadınlar boşanmış bir kadın olarak Türkiye gibi bir yerde yaşamanın ne demek olduğunu bilir. Dolayısıyla “ithal gelinler” (bazı durumlarda erkekler için farklı süreçler sözkonusu olabiliyor) süreklileşmiş şiddeti yaşama potansiyeli olan bir grup olarak dikkat çekici.

Türkiye’de ise her gün en az 3 kadın öldürülüyor. Bir devlet politikası olarak kadınların neredeyse yüzyıllık kazanımları geri alınmaya çalışıyor. Kadınların kıyafetleri, bedenleri, emekleri ve yaşamları üzerine baskı kuruluyor, ama tüm bunlara rağmen hala en güçlü dinamizm ve en etkili hareket kadınlardan geliyor. 25 Kasımlarda neye karşı çıktığımızı ve neyi istediğimizi bilmemiz çok önemli.

Dünyanın her yerinde hala kadına yönelik şiddet var. Yükselen ırkçılık ve savaş politikalarıyla görünür şiddet daha da artıyor. İşte bu yüzden biz kadınlar, güçlenmek ve üzerimizdeki baskılara son vermek için sokaklarda olmalıyız. Sokakta kazandıklarımızı sokaklarda savunmalıyız.

Yazarın diğer yazıları