Almanya’da mültecilik: 4.5 metrekarede hayat

Zorunlu göç   zorlu yaşam – 3

Almanya, halen büyük göçler alan bir ülke. Binlerce insan halen, kaçak yollarla, canları pahasına Almanya’ya gelmeye çalışıyor. Peki buna mukabil Almanya’nın göç politikası ve iltica kamplarındaki hayat nasıl sürüyor?
Almanya Federal Göç ve Mülteciler Dairesi tarafından, Eylül 2013’te, bir rapor açıklandı. Rapora göre, Almanya’da 2013 yılı içerisinde iltica başvurusu yapanların sayısı 74 bin 194. Bu sayı da, ilticanın halen güncel bir gündem olduğunu gösteriyor.
Önce, Almanya Federal Göç ve Mülteciler Dairesi’nin(BAMF) verileri ışığında, mevcut duruma bir göz atalım.
BAMF, Almanya’ya mülteci olarak gelen yabancıların sayısında, son yıllarda düşüş olduğunu açıkladı. 30 yıllık sürece baktığımızda, Almanya’ya gelen mülteci sayısında ciddi bir dalgalanma, son yıllarda ise düşüş olduğunu görürüz. BAMF’ın verdiği son veriler doğrultusunda baktığımızda ise son yıllarda Kürt ve Türkiyeli göçmenlerin pek gelmediğini, mültecilerin çoğunluğunu ise Balkan ülkelerinden ve Rusya Federasyonu’ndan gelenlerin oluşturduğunu görürüz. Bunun yanı sıra ayrıca savaş olan bölgelerden gerçekleşen yoğun bir ilticadan da bahsedilebilir.
2012 yılının istatistiklerine göre Almanya’da toplam 16 milyon mülteci bulunmaktadır. Resmi verilere göre 2011 yılındaki verilere göre ise Almanya’daki mülteci dağılımı ülkelere göre şöyle: Türkiye’den 3 milyon, Polonya’dan 1.5 milyon, Rusya’dan 1.2 milyon, 900 bin Kazakistan’dan, 800 bin İtalya’dan… Bu verilere göre, Almanya nüfusunun yüzde 19.5’ini mülteciler teşkil etmektedir.
Almanya’ya doğru gerçekleşen en büyük mülteci göçünün ise 1992 yılında gerçekleştiğini açıklayan BAMF, bu yılda tam 438,191 kişinin iltica başvurusunda bulunduğunu açıkladı.

İltica ve mültecilik nedir?

Mülteci veya sığınmacı, Birleşmiş Milletler’in ilgili kurullarınca, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm gören veya zulüm görme korkusu yaşayan, bu sebeple ülkesinden ayrılan/ayrılmak zorunda bırakılan ve geri dönemeyen/dönmek istemeyen kişi olarak tanımlanmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ise, sığınma hakkını şöyle tanımlar: “Herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınma hakkı vardır.”(Madde 14/1)
Toplu sığınma, iç savaşlar ve çatışmalarda, yoğun baskılarda ve büyük afetlerde ortaya çıkmaktadır. Bireysel sığınma taleplerinin hemen hepsi, siyasal sebeplerledir.
İlticayla ilgili dünya çapında devletler nezdinde çalışmalar yürüten Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, 14 Aralık 1950’de, 51 üye ülkeden temsilciyle kuruldu. Komiserlik, dünya çapındaki iltica sorunuyla ilgilenmek, konuya dair çalışmaları koordine etmek/kurallara bağlamak ve ortaya çıkan sorunları çözmekle görevlendirilmiştir.

Almanya’da iltica

Almanya, 1949’da Cenevre Sözleşmesi’ndeki ‘Uluslararası Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunması Protokolü’nü imzalayarak, iltica tarihini başlatmış oldu. Bu tarihten sonraki ilk iltica ‘heim’i ise Bavyera eyaletinde, Nürnberg’e 10 kilometre uzaklıktaki Langwasser’da, ‘Valka Kampı’ adıyla açıldı. Kampta 30 ayrı ülkeden 4000’e yakın mülteci kalıyordu. Bunların çoğu, II. Dünya Savaşı mağduruydu. Ancak kamp 1960 yılında kapatıldı ve mülteciler evlere veya eski polis kışlalarına yerleştirildiler. Daha sonra federal hükümet yeni kampların inşaatına başladı. II. Dünya Savaşı’nın ardından, soğuk savaş döneminde Almanya’ya yerleşen ABD askerlerinin kaldığı büyük askeri garnizonlar da, ABD askerlerinin 1989’da çekilmesinin ardından, bir çırpıda mülteci kampına dönüştürüldü. 2002 yılından sonra ise iltica sayısının azalmasının ardından, bu devasa kamplar yavaş yavaş yıkılmaya, özellikle aile halindeki mülteciler şehir merkezlerinde evlere yerleştirilmeye başlandı. Ancak bu türden kamplar da hala varlığını koruyor.
II. Dünya Savaşı’nın ardından, Alman ekonomisi mucizevi bir gelişim gösterdi. Bu gelişimin ardındansa, vasıflı/vasıfsız işgücüne olan ihtiyaç yakıcı hale geldi. Özellikle montaj, otomobil endüstrisi, maden, şehir düzenlemesi, bina ve atık temizliği gibi alanlarda işgücü açığının giderek büyümesi üzerine Almanya çareyi ‘konuk işçi’ çağırmakta buluyordu. 1955’ten itibaren sırasıyla İtalya, İspanya ve Yunanistan’la ‘konuk işçi’ anlaşmaları yapıldı. Fakat buna rağmen işgücü açığı kapanmayınca, 1961’de Türkiye’yle, 1963’te Fas’la, 1964’te Portekiz’le, 1965’te Tunus’la ve 1968’de Yugoslavya’yla benzer anlaşmalar yapıldı. Bu anlaşmaların ardındansa, Almanya’daki göçmen işçi sayısı kısa sürede yüz bini bulmuştur. Bu anlaşmaların ardından ayrıca, Türkiye’yle ‘Sosyal Güvenlik Anlaşması’ imzalanmıştır. Bu anlaşmayla da Türkiyeli işçilerin sağlık hizmetlerinden yararlanması, sosyal sigortaya bağlanması, doğum ve çocuk yardımı gibi haklardan faydalanması gibi kararlar alınmıştır.

‘Geri dön, para verelim’

1980 yılına gelindiğinde ise Almanya artık yeni göç hareketlerini durdurmak için önlem almak zorunda kalmaya başladı. Özellikle Türkiye’den çok yoğun biçimde gelen göç dalgalarını önlemek için, 1980 yılında, Türkiye’den gelenlere vize uygulaması başlatıldı. Aile birleşiminde yaş sınırı 16’ya indirildi ve ilticayla gelenlere çalışma izni verilmemeye başlandı. 28 Kasım 1983 yılında ise geriye dönüşler için teşvik yasaları çıkarılmaya başlandı. Buna göre, 31 Ekim 1983 ile 30 Haziran 1984 tarihleri arasında Türkiye’ye dönen işçilere 10 bin 500 Alman Markı ve çocuk başına da 1500 Alman Markı tutarında para yardımı yapılacaktı. Ayrıca çalıştıkları süre boyunca ödedikleri emeklilik kesintilerini de çok beklemeden geri alacaklardı. Fakat bu teşvikler sonrasında 211 bin kişi geri döndüyse de, bu maddi yardımlardan ancak 14 bin kişi faydalanmıştır.

Ya koruculuk, ya göç

Almanya’nın en yoğun mülteci akınına uğradığı 90’lı yıllarda, en büyük göç dalgası da Türkiye’den geliyordu. Bunun nedenlerini sorgularsak, karşımıza Kuzey Kürdistan’daki Olağanüstü Hal(OHAL) uygulaması sonrasında yapılan baskılar, sıkı aramalar, katliam ve yıkımlar çıkar. Kuzey Kürdistan’da yaşananlar, halkı Türkiye’nin batısına ve Avrupa’ya doğru göçe zorluyordu. Bu dönemde halka yoğun biçimde dayatılan koruculuk sistemi de göçe neden olan faktörler arasındaydı. Adeta ‘ya korucu ol, ya git’ deniliyordu.
Koruculuk aslında 1924’te ‘çapulcu ve eşkiyalara karşı köylünün silahlandırılması’ amacıyla, Köy Kanunu 74. maddeyle uygulanmaya başlamış; ama kısa bir süre sonra fiilen ortadan kalkmıştı. 1984’te PKK’nin eylemlerinin başlamasının ardından ise Mart 1985’te, Bakanlar Kurulu kararıyla ‘geçici köy koruculuğu’ yeniden uygulanmaya başlandı. Yasada köyü korumakla görevli olduğu yazılan korucular, zamanla askerle birlikte sınır ötesi ve içinde operasyonlara katılmaya da başladı. 2007 yılına gelindiğindeyse, TBMM Köy Kanunu’nda bir değişiklik yaparak, 60 bine kadar yeni korucu alımının önünü açıyordu. Bu uygulama, Kürt göçünün en önemli nedenlerinden biri oldu. Ayrıca bu yıllarda ‘köy boşaltma’ da devletin yaygın uyguladığı yöntemlerden biri oldu.
İnsan Hakları Derneği’nin ulaştığı verilere göre, 3688 yerleşim yeri boşaltıldı. Yaklaşık 2.3 milyon yurttaş göçe zorlandı. Bu yurttaşların önemli kısmı da Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine iltica etti. Sadece 1995 yılında Almanya’da iltica talebinde bulunan Kürtlerin sayısı 170 bine ulaştı. Bunlardan 39 bini ise iltica talepleri kabul edilmeyerek geri gönderildi.

Almanya’da son rakamlar…

Son yıllardaki rakamlara baktığımızda ise, karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: 2000 yılında Almanya’ya gelen resmi ilticacıların sayısı, 105 bin 502. Bunlardan 13 bin 43’ü ilk başvuruda oturum hakkı alırken, 61 bin 840’ının ise ilk dosya başvurusu kabul edilmedi.
Son yılların en düşük iltica başvurusu ise, 2008 yılında yapıldı. 2008 yılında başvuran 20 bin 817 kişiden 233’ü politik sığınma hakkı, 7058’i insani sığınma hakkı, 562’si ise yurtdışı edilemez güvencesiyle oturum hakkı elde etti.
2000’li yıllardan sonra giderek düşen iltica başvurusu, 2010 yılında tekrar yükselişe geçmeye başladı. 2012 yılında başvuru sayısı 61 bin 826’ya kadar çıktı. 2013 yılının Eylül ayına kadar ise, 55 bin 286 kişi iltica başvurusu yaptı.
BAMF’ın verilerine göre, 2012 yılında iltica başvurusunda bulunanların 6919’u da, havayoluyla ülkelerine geri gönderildi. Geri gönderilenlerin 1363’ü Sırbistan’dan, 552’si İtalya’dan, 450’si Makedonya’dan, 444’ü ise Türkiye’den geliyordu. Eylül 2013’e kadar başvuran 74 bin 194 kişinin ise geldikleri ülkelere göre dağılımı şöyle oldu: Rusya’dan 13,942 kişi; Suriye’den 7846 kişi; Afganistan’dan 5532 kişi; Makedonya’dan 3674 kişi; İran’dan 3287 kişi; Pakistan’dan 3024 kişi; Irak’tan 2892 kişi; Kosova’dan 2318 kişi; Somali’den 2220 kişi ve diğer ülkelerden toplam 23,477 kişi… 2013 yılında olumlu sonuçlanan toplam başvuru sayısı ise 15,133.
2013 yılında başvurusu olumlu sonuçlananların, aldıkları pasaport/oturum türüne göre dağılımı ise şöyle:
– Başvuranların yüzde 1.1’ini oluşturan 602 kişiye siyasi sığınma hakkı. (§ 25 AufenthG Duldung)
– Başvuranların yüzde 12.9’unu oluşturan 7166 kişiye Mültecileri Koruma Yasası uyarınca oturum hakkı. (§60 AufenthG)
– Başvuranların yüzde 13.4’ünü oluşturan 7415 kişiye, ‘sınırdışı yasağı’ olarak bilinen 60. madde uyarınca oturum hakkı. (60 Abs.2.3.5.o.7 AufenthG)
– Başvurulardan sonuçlanan 21,656 kişiyle ilgiliyse, başvurularının asılsız/gerekçesiz olduğu gerekçeleriyle ret kararı verildi ve itiraz hakkı tanınmadı.

Mültecilerin gözünden

Peki mülteciler nasıl yaşıyor? Bu sorunun cevabını raporlara ve mültecilerin seslerini duyurmaya çalıştığı eylemlere bakarak bulmaya çalışacağız.
Arbeistkreis Asyl(AK Asyl – İltica Çalışma Grubu) tarafından açıklanan raporda halen Almanya’da 90 bin kişinin geçici oturumla yaşadığı ve bu kişilerin hiçbir güvencesinin olmadığı anlatılıyor. Mültecilerin kişi başı ortalama 4.5 metrekarede yaşamak zorunda bırakıldığından bahsedilen raporda, bir oda içinde 8 kişi yaşandığından bahsediliyor. İltica kamplarının genelde şehir dışında olmasının ise ayrımcılığı körüklediği tespiti yapılıyor. Raporda ayrıca, başvuruların uzun süre karara bağlanmamasının mültecilerde korku ve güvencesizlik yarattığından ve bu durumun ciddi psikolojik sorunlara yol açtığından bahsediliyor.
Konuyla ilgili, Ludwigsburg bölgesindeki iltica kamplarında Landratsamt’a (Bölge Yönetici Ofisi) bağlı çalışan ve işinden olma korkusuyla ismini vermek istemeyen bir yetkiliyle Stuttgart ve çevresi özelinde mültecilerin yaşam koşullarını konuştuk.

‘Bodrumda bile yatırıyoruz’
Son yıllarda gelen mültecilerin başvuru değerlendirme aşamasının çok uzun sürmesi ve sosyal koşulların kötülüğü sebebiyle pişman olduğunu anlatan yetkili, “Büyük umutlarla, hayatını ortaya koyarak buraya gelenler, büyük hayal kırıklığına uğruyorlar. Gelmeden önce, buraya geldiklerinden zengin olacaklarını hayal ediyorlar ama ilk toplama kampı Karlsruhe’yi görünce şoka uğruyorlar” diyor.
Kamplarda çok ciddi yer sorununun olduğunu anlatan yetkili, şunları söylüyor: “Toplama kampında yapılan dağıtımlardan sonra bize gönderiyorlar. Ancak burada da her taraf dolu! Bodrum katında bile insan yatırıyoruz. Şu anda, 205 kapasiteli kampa 250 kişi yerleştirmiş bulunmaktayız. Önceden ailelerin ve bekarların durumunu gözden geçiriyor; ona göre yerleştirme yapıyorduk. Ancak şu an bu mümkün değil. Yer bulamadığımızdan bir odaya iki aile veriyoruz. Yakında konteynerler devreye girecek. Kasım ayında yüz kişiyi konteynerlere yerleştireceğiz. Yeni yerler, arsalar bulunuyor; ancak inşaat başlamadan çevredeki Almanlar imza toplayıp engelliyorlar.”
Balkanlardan gelen insanların hayatlarına da değinen yetkili, “O insanlar da, oturum alamayacaklarını bildikleri halde Almanya’ya geliyorlar. Ne kadar kalabilirlerse, o kadarını kar olarak görüyorlar. Barakalarda oturuyor; çöpten ekmek toplayarak karınlarını doyuruyorlar” diyor.

Ayda 137 Euro!

Yetkili, ilticacıların beslenme ve diğer ihtiyaçları için nasıl bir yardım verildiğiyle ilgili sorumuzaysa, şöyle yanıt veriyor: “Büyük kamplarda bazı dönemlerde üç öğün yemek verilirken, bazı kamplarda ise paket veriliyor. Kimi yerlerdeyse ‘gutschein’(kupon) veriliyor. Verilen bu kuponla alkol ve sigara alma haklarıysa bulunmuyor. Mültecilerin azalmaya başlamasıyla ise bir dönem çoğu kişi kupon yerine para yardımı almayı başardı. Önceleri mültecilere ayda 40 Euro verilirdi. Ancak 2012’de, yapılan bir şikayet üzerine bu miktar artırıldı. Şu anda beslenme yardımının dışında 137 Euro cep harçlığı verilmektedir. Giyim için ise her mülteciye, 6 ayda ödemesi yapılan aylık 23 Euro yardım yapılmaktadır.”

50 metrekarede 17 kişi!

Kornwestheim şehrindeki iltica kampında ise yaklaşık 50 metrekarelik bodrum katında iki aileden 13’ü çocuk 17 kişinin kaldığını gördük. İki ailenin yaşam alanı, dolaplarla birbirinden ayrılıyordu. Bu ailelerden Sırbistanlı Dulai ailesinin babası 33 yaşındaki Driton Dulai’den de yaşam şartlarına ilişkin bilgi aldık. Oldukça bıkmış görünen Dulai, bize şunları anlattı: “Bir aydır bu bodrum kattayız. Altı yatakta 13 kişi kalıyoruz. Gördüğünüz gibi duvarlar sökük ve yıkık. İki aileyi dolaplarla birbirinden ayırdık. 6 yaşındaki kızım El Diana’nın görme sorunu var. Kendisi kalp hastasıdır. 7 ay önce, buraya gelmeden kontrol ettirdik. Ancak burada Almanca bilmediğimiz için yeterince kontrol ettiremiyoruz. Buradaki görevlilere söylemek istiyoruz; ancak onlar da bizi anlamıyorlar. Yine diğer çocuğum Yasmin’in de gözlerinde sorun var ve fıtık. Ameliyat olması gereken. Ancak bir türlü kimse ilgilenmiyor. Bir an önce sorunlarımıza çözüm bulunmasını istiyoruz.”
Bodrumda yaşayan diğer ailenin babası 40 yaşındaki Bosnalı Seçiç Ahmet ise şunları anlatıyor: “Politik nedenlerden dolayı buraya geldik. Bir aydan beri, 13 çocukla birlikte bu bodrum katında yaşıyoruz. 7 yaşındaki kızım Elvisa kan kanseri. Ne konuşabiliyor, ne yürüyebiliyor. Sürekli yatakta… Doktor tedavisi alıyor ve ilaç kullanıyor. Ama burada ne kadar sağlıklı bakılabilir? Sozialamt’tan daha uygun bir yer istediğimizde, yer yok, diyorlar. Biz de mecburen bekliyoruz.”
Aynı kampta kalan Sırbistanlı 27 yaşındaki Dalibur Koviç’in de şikayetleri benzer. Koviç ailesi de başka bir aileyle tek bir odayı paylaşmak zorunda kalıyor ve yetersiz yardım alıyor. Ülkelerindeki problemlerden dolayı burada olduklarını ve bunlar biterse hiç beklemeden döneceklerini söylüyor.
Almanya’daki mültecilerin genel durumu böyle. Bu durumun evrensel insan hakları ilkelerine ve demokrasiye uygun olmadığı ise aşikar. Mültecilere dayatılan insanlık dışı yaşama koşulları, Avrupa demokrasisinin yüz karası niteliğindedir. Yeni göçmen yasalarıyla ise sorun düzeltilmemekte, aksine derinleştirilmemektedir. Avrupa’da gerçekten demokratik bir düzenin kurulmasının temel koşulununsa mültecilere reva görülen insanlık dışı koşulların değiştirilmesi olduğu açıktır.
Görüşüne başvurduğumuz bir başka mülteci ise Rojava’dan Almanya’ya zorlu bir yolculuktan sonra ulaşabilen 21 yaşındaki Muhammed Resul. Resul, Esad rejimi tarafından askere alınmak istendiğini ve bu nedenle kaçtığını söyleyip, şunları anlatıyor: “Halep Üniversitesi’nde fizik okuyordum. Ama ikinci sınıfa geçtiğimde, ülkede savaşın başlamasıyla, zorla askere almak istediler. Kimse beni görmeden, gizlice Türkiye’ye geçtim. Sonrası ise çok daha eziyetli oldu. Şebekeler aracılığıyla önce Yunanistan’a geldik. Oradan sahte belge ayarlayarak Almanya’ya geçtim. Ama şebekeler çok fazla para istiyorlardı. Memlekette babam dükkanı satmak zorunda kaldı. Ama bu kadar emekten sonra, kampa ilk geldiğimde, inanmadım burasının Almanya olduğuna. Bize hep başka bir Avrupa anlatıyorlardı. Ama burası çok kirliydi, hırsızlık vardı. Çantamı ve evraklarımı çaldılar. Ne yapacağımı şaşırdım.”

Mülteciler  hak mücadelesinde

Peki mülteciler, yaşam koşullarına ilişkin ne söylüyorlar? Bunu anlamak için son zamanlarda yapılan mülteci eylemlerini derledik ve bazı mültecilerden görüş aldık.

Thüringen – Temmuz 2013

‘Hayvan değil, insanız’ sloganıyla bir araya gelen mülteciler, az yemek verilmesi(Kahvaltıda bir küçük-ekmek ve yağ; akşam yemeğinde bir küçük-ekmek ve iki dilim salam), hamile kadınlarla özel ilgilenilmemesi, bazı mültecilerin sınırdışı edilmesi, aile birleşimine müsaade edilmemesi gibi şikayetlerle eylem yaptılar.

Baden-Württemberg – Temmuz 2013

Uyum Bakanlığı önünde eylem yapan 40 kadar mülteci, yaşam koşullarının düzeltilmesini ve entegrasyon şansı verilmesini talep etti. Eylem sonucunda yemek kuponunun kaldırılacağı, daha fazla para verileceği sözü alındı.

Münih/Bavyera – Ekim 2013

Farklı uluslardan 50 mülteci, iltica haklarının tanınması için açlık grevine başladı. Oturum, eğitim, çalışma, seyahat özgürlüğü, evde barınma gibi haklar için eyleme geçen mültecilerin eylemi günlerce devam etti. Nihayetinde Bavyeralı yetkililerden başvurularının değerlendirileceği sözü alsalar da, net bir hak elde edemediler.

Hamburg – Ekim 2013
Hamburg’ta Lampedusa’da kalan mülteciler, St. Pauli semtinde bir araya gelerek bir eylem düzenlediler. Talepleri benzerdi. Oturum, çalışma, barınma gibi bir dizi hakla ilgili doğal isteklerini sıralıyorlardı. Mülteciler açıklamalarında "Artık günlük yaşamak istemiyoruz. Topluma entegre olmak istiyoruz. Bu yapılanlar yeter" diyordu.

Berlin – Ekim 2013
Berlin’in turistik noktası Branderburger Tor’da yapılan açlık grevi eylemi, 11 gün boyunca devam etti. Grevin son 5 gününde, eylemciler su bile içmediler. Ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşan mülteciler, sonunda, Federal Göç Dairesi Başkanı Michael Griesbeck’in girişimleri sonucu açlık grevine son verdiler. Ancak taleplerinin ne derece karşılandığına ya da karşılanacağına ilişkin bir bilgi bulunmuyor.

Nürnberg – 2013

Aralarında Kürtlerin de bulunduğu 33 göçmen, kamplardaki yaşama şartlarının kötülüğüne dikkat çekmek amacıyla eylem düzenledi. Eylemde mültecilerin daracık kamplara sıkıştırıldığına dikkat çekildi.
Bunun dışında, mültecilerin sorunlarını kendi ağızlarından, dolaysız duyabilmek adına, bodrumda kalmak zorunda bırakılan mültecilerin görüşüne başvurduk. Ludwigsburg’taki iltica kampındaki incelemelerimiz sonucu, büyük bodrum katlarına oda görüntüsü verilmeye çalışıldığını, bu odaların sağlıksız ve havasız olduğunu tespit ettik. Böyle bir odada bir aydır yaşamak zorunda bırakılan Kosovalı Mefail İseni, tercüman aracılığıyla yaşadıklarını anlattı. Arjantinli biriyle yaşadığını ve birbirlerini hiç anlayamadıklarını anlatan İseni, kimsenin iş vermediğinden, hayat koşullarının çok zorlayıcı olduğundan şikayet ediyor. BİTTİ

 ÖZCAN BOZOÐLU

Yazarın diğer yazıları

    None Found