Almanya’da PKK’nin 41 yılı 

FEYKA Kurdistan, 1984’te uzun bir yürüyüş yaptı. Yürüyüş iki koldan gerçekleşti. Almanya’nın kuzey kentleri Hannover’den, güney kentleri Hanau’dan yürüyüşü başlattılar ve o dönemin başkenti Bonn’a kadar yürüdüler.  Bu yürüyüşte yer alanlardan 40 kişi PKK’ye katıldı. Bunların önemli bir kısmı Kürdistan’a giderek savaştı ve çoğu hayatını kaybetti. O yürüyüşte PKK’ye katılıp sembol olan ve ulusal harekete büyük değerler katan Binevş Agal ile Rauf Akbay vardı.

FİRAZ BARAN / KÖLN

Son 150 yıldır Alman tarihini belirleyen iki temel sahne vardır. Biri 1871 yılında, diğeri 1945’te yaşanmıştır. Önce 1871’e gidelim…

Kral Wilhelm, Başbakan Bismarck ve General Moltke savaşlarda Fransa ve Avusturya’yı yendiler. Alman beyliklerini bir bayrak altında birleştirdiler. Yani gümrük vergisi uygulayan, kendi parasını zorunlu kılan beyliklerin devrine son verdiler. Ve Alman İmparatorluğu’nu ilan ettiler.

Sömürge yapacak toprak kalmadığı için Alman İmparatorluğu eşya üretimine önem verdi. Dünyaya ordusuyla değil ürettiği eşyalarla dağılmayı hedef seçti.

Bu Almanlar için 150 yıldır değişmeyen bir strateji oldu. Halen günümüzde dünyada çöp tenekesinden arabaya kadar en çok eşya üretip satan ülkelerden biri Almanya’dır.

Alman ordusu müttefik devletlere koşulsuz teslim oldu. Müttefik güçler yeni yönetime ağır anlaşmalar imzalattı. Hitler’in yüzünden ülke yerle bir oldu. Bir ulus dünya ve insanlığa karşı büyük vicdani ve ekonomik olarak büyük borçlar altına girdi. Onlarca yıl ağır tazminatlar ödendi.

1871 ve 1945’te yaşanan durum sadece Alman tarihini değil; aynı zamanda Almanya’nın ideolojisi, ittifak politikası, devletler ile ilişkilerini de belirliyor. Tüm kurgu dünya pazarları paylaşılırken oyunda yer almak üzerine kurulu olduğu için 150 yıldır da bunu başarabiliyor. Bunun biz Kürtlere etkisine gelirsek…

Kürtler Almanya’da

Kant ve Hegel ile aydınlanma çağını, Goethe ile romantizmi, Marx ile eylemci materyalizmi, Einstein ile ışın teknolojisinin kapısını açan düşünürlerin, biranın ve otomobillerin ülkesinde şimdi biz Kürtlerin Almanya ile ilişkilerine bakalım…

Tahminlere göre Almanya’da bugün 1.5 milyonun üzerinde Kürt yaşıyor. Almanya’ya gelen ilk Kürtler öğrencilerdi. Bunlar Kamuran Alî Bedîrxan ve kardeşi Celadet Bedîrxan’dı. Hatta o dönem 1937 yılında Kamuran Alî Bedîrxan ve Herbert Oertel ”Kürdistan Kartalı” isimli bir roman da yayınladı. Romanın kahramanı Yado şahsında 1920-1930 arasındaki Kürdistan direnişleri anlatıldı. Sonra 1950-1975 arasında öğrenciler gelmeyi sürdürdü. 1961’de yapılan Türkiye-Almanya İşçi Anlaşması, 1970 Esad, Türkiye’deki 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri ve 1979 Humeyni rejiminin başlamasıyla göçler toplu bir hal aldı. 1987 Enfal soykırım operasyonları ve 1990’lar sonrası köy boşaltmalarıyla yoğunlaştı.

1980’e geldiğimizde Almanya’da Brusk (DDKD), Özgürlük Yolu, Rizgarî, Kawa ve KUK gibi örgütler daha sık örgütlenmişti. Yürüyüşler, mitingler, konserler düzenliyorlar, dergiler basıp dağıtıyorlardı. Sesi az çıkan, taraftar sayısı da büyük kentlerde parmakla sayılan ve her Cumartesi bir avuç taraftarının Köln’de buluştuğu bir örgüt vardı: PKK.

PKK tek adres oldu

Bütün örgütler, 12 Eylül darbesinden kurtulan genel sekreterleri, politbüro üyeleri, yöneticileri, kadro ve taraftarlarıyla Almanya’ya yerleşmişti. Ancak PKK’nin ne genel sekreteri ne politbüro üyesi ne de kadroları buradaydı. Sadece 1977’de yürütülen çalışmalarda küçük bir grup oluşturmuşlardı.

”PKK’nin yöneticileri neredeydi” sorusuna gelince… Onlar Lübnan’daki Filistin kamplarında Kürdistan’da silahlı mücadele başlatma hazırlıkları içindeydi. Yani Kuzey Kürdistanlı diğer Kürt örgütleri ülkeden kaçarken PKK ülkeye gitmeye çalışıyordu.

Sayılan örgütlerin yürüyüş, gece ve mitinglerine katılan insanlar bunu gördü ve PKK taraftarlarının etrafında birikmeye başladı. Ve özellikle 1982’de eğitimlerini tamamlayan gerilla birliklerinin dönüşü, silahlı propaganda dönemi ve en son da 15 Ağustos 1984’te ilan edilen silahlı savaş ile birlikte PKK etrafındaki kitlesellik daha da yoğunlaştı ve PKK adeta Kürtlerin ulusal kurtuluşu için tek adres haline geldi. Çünkü, PKK ulusal kurtuluş ordusu ve cephesi kurmuş ve savaşıyordu. Bu nedenle de herkes bir an önce kurtuluşun sağlanması için PKK’yi destekledi.

1983 yılı sonuna gelindiğinde sadece PKK taraftarları artmamıştı aynı zamanda onların açtığı dernekler de çoğalmıştı. Önce Köln ve Duisburg’ta sonra da Bochum, Frankfurt, Hannover, Nürnberg ve Berlin’de dernek kurmuşlardı. Derneklerin yöneticileri bir araya gelip toplantı yaptılar. Bu toplantıda derneklerin tümünün bağlı olacağı bir federasyon kurma kararı aldılar. Federasyonu da Newroz Bayramı’nda yani 21 Mart 1984’te ilan ettiler. Bu aynı zamanda PKK MK üyesi olan Mazlum Doğan’ın Diyarbakır Zindanı’nda yaşamını yitirdiği gündü. Federasyonun adı FEYKA Kurdistan oldu. Federasyon sadece PKK taraftarlarına değil bütün Kürtlere hizmeti esas alacağını duyurdu.

İlk uzun yürüyüş ve katılımlar

FEYKA Kurdistan, 1984’te uzun bir yürüyüş yaptı. Yürüyüş iki koldan gerçekleşti. Almanya’nın kuzey kentleri Hannover’den, güney kentleri Hanau’dan yürüyüşü başlattılar ve o dönemin başkenti Bonn’a kadar yürüdüler. 24 Nisan’dan 11 Mayıs’a kadar her gün 8 ila 13 saat arasında yürüdüler. Yürüyüşle Kürdistan’da faşist askeri yönetimin yaptığı zulümler, Kürtlerin buna karşı başlattığı ulusal mücadele ve işgal altındaki Kürdistan, Alman halkına ve kurumlarına bildiriler, toplantılar, ikili sohbetlerle anlatıldı.

İki kol 11 Mayıs günü Bonn’da birbirine kavuştu. Aynı günün akşamı Köln’de bir gece yapıldı. Bu yürüyüşte yer alanlardan 40 kişi PKK’ye katıldı. Bunların önemli bir kısmı Kürdistan’a giderek savaştı ve çoğu hayatını kaybetti. O yürüyüşte PKK’ye katılıp sembol olan ve ulusal harekete büyük değerler katan Binevş Agal ile Rauf Akbay vardı.

Şimdi 1984’ten 1993’e kadar Avrupa’da PKK’nin nasıl geliştiğine, devlet ve örgütlerin buna nasıl tepki verdiğine bakalım…

Devrimci dayanışma (!)

PKK ideolojik ilkelere dayanıyor, bağımsız bir Kürdistan’da sosyalist bir yönetimi hedefliyor, ilk olarak milli demokratik devrimi hedefliyordu. Sovyet, Çin ve Doğu Avrupa deneyimlerini eleştiriyor ancak tüm enerjisini onları tahlil etmeye ayırmıyordu. Bu nedenle Alman karar mercileri tarafından hedef alınmıyor, izlemekle yetiniliyordu.

Diğer örgütlere gelince… PKK’nin günden güne kitlesel olarak gelişmesi Kürdistan’da 15 Ağustos 1984’te başlayan silahlı mücadele ile daha da hızlandı. Buna devrimci örgütler olumsuz tepki gösterdi.

İlk ”devrimci ve ulusal dayanışma!” PSK Genel Sekreteri Kemal Burkay’dan geldi. Burkay, ”Devrimcilik mi Terörizmi mi” isimli bir kitap yayınlayarak PKK’nin ‘terörist’ bir örgüt olduğunu ileri sürdü. Kitapta Diyarbakır Zindanı’nda direnen PKK tutsakları için şu ifadeler kullanılıyordu: ”Bizimkilere bakın. İnsanları bile bile ölüme gönderiyorlar. Onların yanlışlarını kabul etmeyenleri de canice katlediyorlar. Eğer direniş buysa en büyük direnişçi Çakal Carlos’tur.” Burkay’ın kitabında PKK’yi içten bölme, mezhepler arası çelişkiyi derinleştirme amaçlanıyor; karalama, küfretme, küçük düşürme gibi yöntemler kullanılıyordu. Bunun iki nedeni vardı:

1- PSK, Avrupa’da 1982’ye kadar kitlesel olarak PKK’den daha güçlüydü. ”Gerilla birliklerimiz Kürdistan’da savaşa hazırlık yapıyor” diyordu. Oysa gerçekten savaşmak için bekleyen 40 militana PSK hiçbir talimat ve yardım vermeyince onlar da Avrupa’ya gelmişlerdi. Buna rağmen PSK bunu söylemeye devam ediyordu. Bunun gerçek olmadığı anlaşılınca PSK taraftarları büyük kitleler halinde PKK’yi desteklemeye başladılar.

2- PSK, Kuzey Kürdistan’ı temsil eden örgüt olmak istiyordu. Bunu yapacağından da emindi. Ama halk savaşan, hayatını veren, canını ortaya serenlere sahip çıkınca PSK geri plana düştü. Bu nedenle de Kuzey Kürdistan’da önderlik mücadelesini ve düşünü kaybetti. Bu iki nedenle Burkay, PKK’ye olmadık eleştiriler yapıyordu.

Dev-Yol’un tutumu

Yine Dev-Yol adlı Türkiyeli örgütün yaptıkları da cabasıydı. 12 Eylül darbesi ardından Türkiyeli devrimci örgütlerle PKK ittifak yapmıştı. Ancak devrimci ittifak PKK’nin savaş ilan etmesinin ardından bozuldu.

Dev-Yol, Türkiye’nin en kitlesel örgütüydü. Darbe olduğu zaman Karadeniz’de 500 silahlı gerillası vardı. Ancak Taner Akçam yönetimi cezaevindeki merkezi üyelerini kurtaramayınca yavaş yavaş tüm gerillaları Avrupa’ya çıkardı ve Dev-Yol, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan o dev yolda bitip gitti. Devrime inanan ve bu uğurda hayatını rahatlıkla vermeyi göze almış sayısız Dev-Yol militanı ”Mücadele bitti. Herkes evine” sözünden sonra yıllarca bunalım yaşadı. İntihar eden, yıllarca kimseyle konuşmayan epey kişi vardı. Ama Dev-Yol yönetimi, faşizme karşı silahlı savaş başlatan bir harekete saygı duyacağına anti-propaganda yapmaya başladı.

Milyonların desteği, onbinlerce militan adayının cansiperane yardımı ve binlerce militanın hayatını ortaya koymasına rağmen 12 Eylül faşizmine karşı mücadele etmeyip Avrupa’da mülteci olanlar Agitlerin, Mehmet Sevgatların, Mustafa Yöndemlerin çok zor koşullar altında verdikleri silahlı mücadeleye saygı göstereceklerine durmadan karalıyorlardı.

Sadece bu örgütler değil, Kürtlerin ve Türkiyelilerin diğer örgütleri de PKK’ye karşı propagandalarını eksik etmediler. Başka bir örgüte karşı propaganda yapmak yanlış değildir. Öyle olmasa ayrı bir parti olunmaz. Ama devrimci örgütlerin bir saygı ölçüsü olmalıdır.

İnsanlar PKK’nin mücadelesini görüyorlardı. Bu nedenle de diğer örgütlerin teorileri büyük kitlelerce inandırıcı bulunmadı. Ayrıca onlar mülteci olurken PKK’liler her gün faşizme karşı eylemler düzenliyor, faşist yönetimin kalkması için mücadele ediyor ve bu uğurda yaşamlarını yitiriyorlardı.

Almanya’da kalıp istediğin kadar devrim nutukları atsan da ülkede bunun ayağı yoksa gelişme sağlanmaz. Lenin, İsviçre’de devrim yazıları yazıyordu ama örgütü Rusya’da mücadele ediyordu. Ho Shi Minh Fransa’daydı ama örgütü savaşıyordu. Ama bizim Dev-Yol, PSK, KUK gibi örgütlerimiz hem burada hem de inançsız bir şekilde devrim nutukları atıyorlardı.

Büyük kayıp

1986 yılı Almanya ve Avrupa’da PKK sempatisinin büyük bir şekilde zedelendiği bir yıl oldu. Bunda üç önemli olay belirleyici oldu:

1- Brüksel’de yapılan NATO Zirvesi’nde PKK’ye yönelmesi için Almanya görevlendirildi.

2- Olof Palme öldürülünce ortak bir ağızla suç PKK’nin üzerine atıldı.

3- PKK karşıtı Kürtlerin çabaları da işe tuz biber oldu.

PKK’nin 15 Ağustos 1984’te ilan ettiği gerilla savaşı Türkiye için bir baş belası olmaya adaydı. Ancak 1986’ya gelindiğinde PKK’nin PDK, YNK veya diğer örgütlerden farklı stratejileri olduğu anlaşıldı. Bir kere PKK bir parçayı değil bütün Kürdistan’ı hedefliyordu. İkincisi PKK bütün aşiretlerden ve inançlardan Kürtleri çatısı altında toplamaya başlamıştı. Üçüncüsü, gerilla her vurdukça Kürdistan halkında PKK sempatisi büyüyordu. Buraya kadar her şey normal. Ama dünya güçleri için normal olmayan olay PKK’nin Ortadoğu’da bağımsız, birleşik ve demokratik Kürdistan için savaşması ve en önemlisi de NATO karşıtı olmasıydı. NATO, hem bir bölgeyi kaybetmemek hem de kendi üyesi olan Türkiye ile o bölgede egemenliğini sürdürmek için PKK’ye karşı bir dizi tedbir paketini kabul etti. Buna göre 1986’da Brüksel’de yapılan NATO toplantısında PKK’ye karşı her NATO üyesi çalışma yürütecek, ama Türkiye’yi en fazla destekleme görevini Almanya yürütecekti. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, PKK’nin Avrupa’daki merkezi Almanya’ydı. İkincisi Avrupa’nın en güçlü devletlerinden olan Almanya’nın Türkiye ile tarihi ve ekonomik ilişkileri herkesten daha fazla ve stratejikti.

İlk otoban işgali

Almanya, bu toplantıdan hemen sonra ilk girişimini yaptı. Köln’de PKK’nin 600 bin Mark parasına el koyuldu. Paranın yerini PKK’den ayrılan Ali Çetiner devlete söyledi. Bu paralar halkın bağış yaptığı paralardı. Kürtler bunun üzerine protesto eylemi yaptı. 60 kadar Kürt, Duisburg şehrinin çevresindeki otobanları işgal ederek barikat kurdu, 2 saat süren onlarca kilometrelik kuyruklar oluştu. Polisle eylemciler daha sonra savcılar eşliğinde bir anlaşma yaptılar. Bu anlaşmaya göre ”Eylem sona erecek. Eylemciler tutuklanmayacaktı.” Nitekim öyle de oldu. Olay büyük bir şekilde gündeme oturmuştu. 600 bin Mark para da 1 yıl sonra verildi.

Palme’nin öldürülmesi ve sonuçları

28 Şubat 1986 gecesi PKK tarihi açısından belirleyici öneme sahip gecelerden biridir. Çünkü, o gün İsveç Başbakanı Olof Palme öldürüldü ve suç PKK’nin üzerine atıldı. YEKKOM Başkanı Mehmet Demir’e göre, ”Palme cinayeti ile birlikte devlet dışındaki güçlerin yanında Kürt sempatisi sıfırlandı.” O günleri anı anına yaşayan Demir, sözlerini şöyle sürdürüyor: ”Almanya’da o güne kadar PKK sempatisi güçlüydü. Örneğin Şerafettin Kaya ve Baki Karer’in ilticasında bizzat bazı SPD milletvekilleri yardımcı oldu. Yürüyüş, gece, toplantı ve benzeri etkinliklerde kolaylıklar sağlanıyordu. Fakat Palme cinayeti sonrası PKK’li Kürtler öcü gibi gösterildi. Alman televizyon ve gazeteleri PKK’nin yaptığını söylediler. O dönem başta Kemal Burkay olmak üzere birçok Kürt de cinayeti PKK’nin üzerine atıyorlardı.”

Olof Palme’yi İsveç İstihbarat Örgütü ile çalışan bir İsveçli’nin vurduğu açığa çıktı. Ancak o dönem İsveç, Almanya ve Türkiye devletleri olayı PKK’nin yaptığını duyurdu. Bunun için yasal kovuşturmalar, ev baskınları ve hapis cezalarıyla dolu bir süreç izlendi. Sayısız Kürdistanlı Almanya ve İsveç’te haksız yere zarar gördü.

Olof Palme cinayetini PKK’nin üzerine yıkmalarının PKK’ye zararı şu olmuştur:

1- Kürtler, Palme gibi Kürtlerin yaşadığı problemleri çözme yanlısı bir başbakanı kaybetti. Kimsenin destek vermediği bir dünyada bir başbakanın desteği çok önemliydi.

2- İskandinavya ülkeleri PKK’ye kapandı. Bu ülkelerde PKK’yi savunmak ‘teröristi’ savunmakla aynı anlama geldi.

3- Özellikle İsveç’e toplanan Kürt yazarları, araştırmacıları ve gazetecileri ile örgütlerinin PKK’yle ilişkileri gerildi ve olabilecek güzel bir ilişki veya ittifaklar tümden kapandı.

4- PKK, Palme cinayeti ardından Avrupa’da ‘terörist’ olarak tanımlandı. Gazeteler, televizyonlar her gün böyle yayın yaparsa kamuoyu ne düşünür? Tabiki terörist olduğunu. Dikkat edilirse Palme’yi vuran kişiyi de uzun yıllar sakladılar ve açıklamadılar. Yani insanların, kurumların ve örgütlerin PKK’ye kuşkulu yaklaşması için beklettiler.

5- Palme’den sonra Avrupalı sol güçler PKK ile ilişkisini kopardı. Devlet kaynaklı bilgi ve propagandaya inanarak Palme’yi PKK’nin vurduğuna ikna oldular.

1986 Newroz’u: ‘Öcalan Geceye Gelecek’

1986 Newroz’unda yani Palme cinayetinden bir hafta sonra ilginç bir gelişme yaşandı. FEYKA, Newroz’u Duisburg’ta kutlamak için salon kiraladı. Almanya genelinde merkezi bir kutlama olacaktı. Ancak 28 örgüt ve şahsiyet imza verip bir ihbarda bulundu. (Bu örgüt ve şahsiyetlerin çoğu PKK karşıtı Kürtlerden oluşuyordu.) İhbara göre Newroz gecesine PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan gelecektir. Bunun üzerine devlet geceyi kendi kontrolüne almak istedi. FEYKA birçok girişimde bulunarak bu bilginin yalan ve yanlış olduğunu söyledi ama polis ikna olmadı. Bunun üzerine Mehmet Demir, dönemin eyalet içişleri bakanı olan Herbert Schnoor ve dönemin başbakanı Johannes Rau (Daha sonra Almanya Cumhurbaşkanı oldu) ile özel görüşmeler yaptı. Görüşme Rau’nun evinde gerçekleşti. BKA (Bundeskriminalamt) ve BND (Bundesnachrichtendienst/Alman istihbarat servisi) Schoor ve Rau’ya kesin bilgi olduğunu iletince, İçişleri Bakanı şöyle dedi: ”Newroz kutlamanızı engelleyemeyiz. Ama tedbir alınacak.”

Ve Newroz günü ”PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan’ı yakalama operasyonu” yapıldı. O gün 8 bin polis görev aldı. Evet… Yazım hatası yok. Tam 8 bin polis! Ve Duisburg çevresindeki tüm yollar ve otobanlar ile tren istasyonları kontrol altına alındı. Şüphelendikleri araçları durduran polisler Kürt olduklarını anladıklarında insanları yere yatırdı, üzerini aradı, gözlerini kapattı ve ellerini kelepçeledi.

Polisin kontrolünden kurtulan insanlar Newroz gecesinin yapılacağı salonun yanına geldiler. Tren istasyonlarında ve durdurulan araçlarda Abdullah Öcalan görülmedi. Polislere göre ”Öcalan bir son dakika sürprizi peşindeydi.” Alman polisleri salonun etrafını da sardı. Ve salona girenleri tek tek kimlik kontrolünden geçirmek istedi. Bunun üzerine kısa süren arbedeler yaşandı ve gece tertip komitesi yetkili polisle konuşarak şu garantiyi verdi: ”Öcalan’ın gelip konuşma yapacağı bilgisi yanlış ve yalandır. Eğer Öcalan konuşma yaparsa tutuklayabilirsiniz. Hiçbir şey yapmayacağız.” Bunun üzerine polisler kimlik kontrolü yapmaktan vazgeçtiler.

Mehmet Demir, ”Böyle ihbarları çok yaptılar” diyor. Demir, bir ihbarın da 1987’de yapıldığını belirterek olay hakkında şu bilgiyi aktarıyor: ”Duisburg’ta Filistinlilerle ortaklaşa bir gece yapacaktık. Bizim adımız geçmiyordu. İzin Filistinliler adına alınmıştı. Bir ihbarla gecenin PKK gecesi olduğunu söylemişler. Bunun üzerine gece iptal edildi.”

Olof Palme cinayetinin olduğu dönemler Almanya’da medya, politika ve diplomasi çevrelerinde ”Palme cinayeti PKK’nin işi. Bunlar en fazla üç kurşun sıkar. Bunun adı da PKK yazmak” dediler. PKK, cani bir örgüt gibi gösterildi. Alman solu ve sağı PKK’ye düşman ettirilmeye çalışıldı. Devlet, kimine para verdi, kimiyle de diyalog geliştirerek bunu sağladı. PKK’lilerin ”laftan anlamaz, baskıyla iş yapan, silahlı gezen insanlar” olduğu anlatıldı.

Pazartesi: Düsseldorf Davası

Yazarın diğer yazıları

    None Found