ALİ ONGAN: Kürt tarihinde bir yaprak SAİT BİNGÖL

Kürt tarihinin her dönemi ayrı katliamlar, ayrı acılarla ve bunlara karşı ayrı direnişlerle doludur. 20.yüzyılın en önemli isyanlarından olan Şêx Said, Agirî ve Dêrsim’den sonra, Kürdistan’da adeta yaprağın kımıldamadığı yıllar dayatılır Kürt halkına. Dêrsim’den sonra yaklaşık 20 yıl süren derin sessizlik, en nihayetinde tarihe “49’lar davası“ olarak geçecek olayla, 1959’da yırtılır. 49’lar davasının Kürt tarihi açısından en önemli ve büyük ayrımı, o güne dek Kürdistan’da gelişen tüm hareketlenmelerin biraz da sosyo-ekonomik yapıdan kaynaklı olarak belli bir aşiret, mezhep veya din çerçevesinde örgütlenmesinin aksine, öğrenci-aydın kesimin başlattığı bir hareket olmasıdır. 49’lar davasının en belirleyici isimlerinden biri de Sait Bingöl’dür.

Sait Bingöl, aslen Bingöl İli’nin Şaban Köyü’ndendir. 1934 yılında yoksul bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelir. Babasını çok erken yaşta kaybettiği için, hayatın tüm zorluklarını tek başına, çok erken yaşta karşılamak zorunda kalır. Yoksulluk ve halk çocuğu olmak onun hayatını pek çok yönüyle zorlaştırsa da sağlam bir karakterinin oluşmasında ve yüzünü sürekli halka dönük tutmasında hayata sıfırdan başlamış olmasının rolü çok büyüktür.
Kimdir bu 49’lar? Amaçları nedir, talepleri nedir, ne için idamla yargılanırlar?
Yayınladıkları iki telgrafın bedeli neden idamla yargılanmak olur?
1959 yılının 17 Aralık’ında başlayan tutuklanmalar kapsamında, esasta 50 üniversiteli Kürt genci ve aydını tutuklanır. Mehmet Emin Batu’nun hapishanedeyken mide kanamasından hayatını kaybetmesi üzerine 49 kişiyle süren dava, 49’lar olarak anılır.
49’lar, 1950’li yıllarla birlikte üniversitelere gitmeye başlayan Kürt gençleridir. Bu gençler, hayat mücadelelerine öncelikle örgütlendikleri talebe yurtlarında başlar. Talebe yurtları (Dicle Talebe Yurdu, Diyarbakır Yüksek Öğrenim Derneği Yurdu, Bingöl Yüksek Öğrenim Derneği vb.) onlar için hem konumlanma, hem ortaklaşma, hem de kendi tarihlerini, kültürlerini hissetme, dayatılmak istenen kimliksizliği sorgulama mekanlarıdır.
‘’49’lar’’ zamanla sembolleşir. Bazen 1956’da, büyük bir coşku ile denizin ortasındaki Heybeliada’daki ilk Newroz’u kutlamanın adı olur. Bazen Kürtlere dayatılmak istenen katliamcı önergeleri protesto etmek, bazen de Türk Başbakanına Amed’de verilen “fahri hemşeriliği” kabul etmemedir…
1958 yılında Irak’ta yaşanan rejim değişikliğiyle birlikte Kürtlere kısmi otonomi hakkının verilmesi ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurucularından olan Barzani’nin rejim değişikliği sonrası Kürdistan’a geri dönmesi, Kürtler içinde belirgin bir heyecan doğurur; bölgede yaşanan gelişmelere ilgi yaratır. O dönemde Kerkük’te bir grup Türkmen’in öldürülmesine ilişkin, CHP Niğde Milletvekili Asım Eren’in hükümete “Türkmenler öldürülürken, buradaki Kürtlere aynıyla mukabelede bulunmayacak mısınız?” diye soru önergesi vermesiyle, siyasette gerilim alabildiğine tırmanır. Bu tutumu protesto etmek amacıyla çoğunluğu üniversite öğrencisi olan Kürt aydınları, “Bu tutum partinizi bağlıyor mu?” sorusuyla İsmet İnönü’ye telgraf çekerek izah isterler. Altına da ‘’Türkiye Kürtleri’’ imzasını atarlar. Aynı süreçte Diyarbakır Belediye Başkanı, Adnan Menderes’e “fahri hemşerilik” unvanı verir. Bu tutum da kaygıyla izlenir. Zira Kürt tarihinde, Lozan Antlaşması sürecinde Kürdistan’ın ileri gelen beyleri, ağaları devlete bağlılık telgrafları çekmişlerdir. Kürtlere karşı birlik amacıyla oluşturulan Bağdat Paktı 1958 yılında dağıtılmış; ancak CENTO adıyla aynı işlevi görmeye devam etmiştir. Tam da bu döneme denk gelen Diyarbakır Belediye Başkanı’nın bu girişiminin altında, Lozan sürecindekine benzer bir yaklaşımın olabileceğine dair kaygılar oluşur. Bunun üzerine öğrenci gençler ve aydınlar bu durumu protesto etmek amacıyla telgraf çeker ve Adnan Menderes’in “fahri hemşeri” unvanı alamayacağını bildirileriyle duyururlar.
17 Aralık 1959’da, bu iki olayda yer alan Kürt gençlerinin tutuklanması başlar. Gençler, Harbiye’deki hücrelere yerleştirilirler. Adnan Menderes’in siyasi iktidarında tutuklanan bu aydınlar için, 27 Mayısçılar da “Emsal olsun diye hepsini sallandıralım” demektedir. Ancak savcılığın idam kararını kılıfına uyduracağı bir delilin olmamasından dolayı, idam talepleri infaza dönüştürülemez ve dava zaman aşımından, 10 yıl sonra düşer.
49’lar davası Kürt tarihi açısından, öğrenci-aydın tabanlı bir hareket olması itibariyle oldukça önemlidir. Aydınlanmaya başlayan Kürt gençliğinin kendi varlığına, tarihine sahip çıkma yolunda, o yılların konjonktüründe, siyasi ve askeri iktidarın en acımasız atmosferinde attığı önemli bir adım, önemli bir başlangıçtır.
 Bu sürecin canlı tanığı olan Sait Bingöl de Harbiye hücrelerinde yatar, idamla yargılanır. Kürtlerin en ufak bir kimlik arayışının bedelinin idam olması, diğer arkadaşlarında olduğu gibi Sait Bingöl’de de derin izler bırakır. Artık Kürt davası hayatının ileriki aşamaları için de geri dönülmez bir davadır. Hayatının sonraki yıllarında da sürekli Kürt mücadelesi içinde yer alır.
1965 yılında İmar İskan Bakanlığı’na bağlı DPT’de (Devlet Planlama Teşkilatı) çalıştığı dönemde, “Doğu ve Güneydoğu Raporu” hazırlaması görev olarak onun önüne konduğunda, bu görevi de büyük bir başarıyla tamamlar. Hazırladığı raporda Doğu ve Güneydoğu sorununu etnik, kültürel ve siyasal sorun olarak tanımlar. O güne kadar hazırlanmış en detaylı rapordur. Ancak hazırladığı rapor, onun görevine son verilmesine de neden olur. Bu rapor DPT’de hazırlanan ilk Kürt raporudur. Ancak alelacele arşivlenir ve yeni bir rapor çıkarılması için ‘’makul’’ kişiler görevlendirilir. O tarihten sonra Sait Bingöl, hiçbir şekilde bir daha devlet kurumlarında görev al(a)maz. Devletin her yüzüyle bizzat, ‘’yerinde’’ yaşayarak yüzleşir. Hapishanelerinde, hücrelerinde, kurumlarında, bakanlıklarında… Bütün kurumlarda Kürt’ün maruz kaldığı uygulama aynıdır.
Hayatı okumak, hayattan ders çıkarmak, yaşadıklarını gerçek bir tecrübeye dönüştürmek eğer bir tanıma sahip olsaydı, ona en yakın isimlerden biri de Sait Bingöl olurdu. O, yaşadığı her tecrübeyi hayatında ışığa dönüştürmeyi başarmış ender insanlardandı.
Yoksul bir halk çocuğu olarak başladığı hayatında, sürekli halkın içinde olması ve halkın değerlerini yakından tanıması aydın kibrine bulaşmamasındaki en önemli nedendir. Hayatının sonraki yıllarında da bir “halk adamı” olarak anılması, onun kibir ve kendini beğenmişlikten uzak durmasının en somut sonucudur.
Okumak, onun için ekonomik nedenlerden dolayı imkansızlık sınırındayken, bir talebe yurdunda kalması, tamamen bir vefa borcu olarak, bir tecrübe olarak gelişmiş olmalı ki, hemen akabinde ilk fırsatta kendisi bir başka talebe yurdunun oluşturulmasını sağlamıştır. Hayatının sonuna kadar Kürt öğrencilerin okuması için, elinden gelen her türlü imkanı sağlamayı o yılların borcu gibi görmüştür.
49’lar sürecinde yaşadığı köklü aydınlanma, ondaki Kürt yurtseverliğini, ulusal bilinci öylesine sağlam kılmıştır ki, hayatının sonuna kadar bu uğurda mücadele etmiştir. Yaşadığı alanlarda Bingöl’de, Elazığ‘da gençlerin aydınlanmasında, yurtseverliğin gelişme- sinde, Kürtlük bilincinin yaygınlaştırılmasında olgun ve mütevazi kişiliği, akıcı halk üslubuyla büyük rol oynamıştır. Halka hizmet etmeyi hayatının düsturu olarak gören ender kişiliklerden biridir.
DPT’de yaşadığı olay, onu devlet karşısında öylesine keskinleştirmiştir ki, bir daha asla devlet kurumlarında çalışmamıştır. Fitnat Bingöl ile evliliğinden olan 6 çocuğunu okuturken koyduğu tek şart da “Devlet kurumlarında çalışmayacaksınız; halkınıza hizmet götürecek meslekleri tercih edeceksiniz” olmuştur.
Yoksul bir ailenin tek çocuğu olarak hayata gözlerini açan Sait Bingöl, 1 Ekim 2012’de yaptığı büyük hizmetler, verdiği büyük mücadeleler, yediden yetmişe herkesle kurduğu insani ilişkilerle hayatı boyunca pek çok kişinin gönlünde yer edinmiş biri olarak aramızdan ayrıldı. Onun ve arkadaşlarının Kürt tarihine sundukları katkılar asla unutulmayacaktır, unutulmamalıdır.
Sait Bingöl şahsında sevgi ve minnetle anıyoruz 49’ları…

Yazarın diğer yazıları

    None Found