Amerika, bir alçaklık hikayesi

Adı tarih kitaplarında hala “devrim savaşı” diye geçen, Kızılderili toprakları önce işgal eden, ardından sömürenlerin Büyük Britanya’nın üzerlerindeki egemenliğine son verme savaşında temel Kızılderili boylarının çoğu İngilizlerin tarafında yer almıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ilanıyla sonuçlanan savaştan sonra İngilizler, kendilerine artık Amerikalı diyenlerle barış anlaşması imzalarken Kızılderililer topraklarını işgalcilere karşı savunmaya devam ediyordu.

Amerikan ‘bağımsızlık’ savaşının bitiminden birkaç yıl sonra, yani 1790’da yaklaşık 4 milyon ‘Amerikalı’ vardı ve çoğu Doğu’daki Atlas okyanusu kıyılarından en fazla 80 kilometre mesafede yaşıyordu. Ancak 1840 yılına gelindiğinde sadece 4 buçuk milyon Amerikalı Appalaş dağlarını aşıp Kızılderililerin dev Mississippi ovasını istila etmişti. 1820’de Mississippi’nin doğusunda yaşayan 120 bin Kızılderili’den 1844’te geriye sadece 30 bin kalmıştı. Diğerleri zorla batıya göçertilmişti. Yani topraklarından edilmişti. Resmiyette buna “yeniden yerleştirme” denildi.

Savaşta ‘bağımsızlıkçıların’ tarafında yer almış Chickasaw boyunun toprakları bile, devletle imzalanmış sözleşmeleri bulunmasına rağmen satışa çıkarıldı. Kızılderililerin binlerce yıldır yaşadığı ülke parsel parsel satışa çıkarılıyordu binlerce kilometre uzaktan gelip buraya yerleşen beyazlar tarafından. Ölülerini gömdükleri topraklardan zorla çıkarılıp çorak alanlara sürülüyorlardı. Buna karşı direnenler katlediliyordu. İstilacıların sayısı çok fazlaydı. Silahları vardı.

Dönemin dışişleri bakanı Thomas Jefferson, kongrede Kızılderililerin topraklarından sürülüp batıya ‘yerleştirilmesini’ savunurken, amaçlarını çok net bir şekilde ifade ediyordu. Kızılderililer topraklarından sürülmeli ki bu alanlar tarım, ticaret, pazar, para ve nihayetinde modern kapitalist ekonomiye açılabilsin.

Fakat bununla da sınırlı değildi. Çünkü işgalin bir diğer adı soykırımdır. Nerede bir halkın toprakları istila edilip topluluklar zorla göçertilse orada soykırım uygulanır. İster fiziki ister kültürel, hiç fark etmiyor. Ve artık kendilerine Amerikalı diyen sömürgeci kapitalistler, en çok da Kızılderililerin toplumsallığını yok etmek için uğraşıyordu. Kendi yaşam tarzlarını dayatıp bu doğal toplumları ‘uygarlaştırıyorlardı’. Yaptıkları ilk şeylerden biri bu yüzden kabile meclis toplantılarını yasaklamak oldu.

Kızılderililer Amerikan tarih kitaplarında pek çoğunda bahsedilmeyen destansı direnişler yürüttüler. Ama topyekün soykırım saldırıları karşısında direnişin parçalı ve kopuk olması, yine ‘beyaz adam’ın zamanında yeterince tanınmaması mücadeleyi zayıflatan temel hususlardı.

Mississippi nehrinin doğusunda yükseltilen son Kızılderili direnişine önderlik etmiş olan Black Hawk’ın (‘Kara Şahin’) 1832’de esir alındığında sarf ettiği sözler bu bağlamda ders niteliğinde:

“Çok savaştım. Ama sizin silahlarınız iyi yöneltilmişti. Mermiler kuşlar gibi havada uçuşuyordu. Savaşçılarım etrafıma düşüyordu. Gün sabah solgun sarı bizim için ağardı ve gece koyu bir bulutun içinde kaybolup ateş topu gibi göründü. Bu, Black Hawk için doğan son güneşti. O artık beyaz adamların bir eseri. Bir Kızılderili’nin utanması gereken hiçbir şey yapmadı. İnsanları, kadınlar ve bebekler için, onları kandırıp topraklarını ellerinden almak için yıl yıl gelen beyaz adamlara karşı savaştı. Bizim neden savaştığımızı biliyorsunuz. Bütün beyaz adamlar biliyor. Bunun için utanmalılar. Kızılderililer kandırmaz. Beyaz adamlar Kızılderililer hakkında kötü konuşuyor, onlara aşağılayıcı bir şekilde üstten bakıyorlar. Ama Kızılderililer yalan söylemez. Kızılderililer hırsızlık yapmaz.

Beyaz adamlar kadar kötü olan bir Kızılderili bizim topluluğumuzda barınamazdı. Öldürülüp kurtların önüne atılırdı. Beyaz adamlar (…) fukara Kızılderililerin yüzüne gülüp onları aldatıyor. Güvenlerini kazanmak, onları sarhoş etmek, onları kandırmak ve kadınlarını bozmak için ellerini sıkıyorlar. Onlara bizi rahat bırakmalarını ve bizden uzak durmalarını söyledik ama bizi takip etmeye devam ettiler ve yılan gibi ortamıza girdiler. (…) Beyaz adamlar baş kesmez ama daha kötü bir şey yaparlar, kalpleri zehirlerler.”

Howard Zinn’ın Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi adlı dev çalışmasında aktardığı bu hikaye, sayısız alçaklık ve bunun karşısında halkların direniş hikayesinden sadece biri. Kristof Kolomb’un altın bulmak ümidiyle 1492 yılında ulaştığı bu toprakların son 500 yıllık geçmişi bir talan, işgal, katliam, soykırım tarihidir. İnsanı dehşete düşüren bir alçaklık tarihidir. Aynı zamanda halkların, kadınların, kölelerin, işçilerin direniş tarihidir. Fakat bugünkü Amerikan devletinin ve onun devletçi ulusunun üzerinde varlık bulduğu zemin, özgürlük ve demokrasi değil soykırımdır. Bunu asla unutmamalı.

Yazarın diğer yazıları