Amerika’ya Sultani sefer

Türk büyüklerinden her biri, birer Amerikan fatihidir. Hitler’le tatlı alış-verişle müttefik olduktan sonra, yenildiğini görünce saf değiştiren, Hitler’e savaş bile ilan edip cephe açan İsmet İnönü’den beri, bütün Amerika Türkler ve liderlerine hayrandır.
İnönü’den sonra Bayar, verdiği hizmetlerle hayranlık kazanmıştı. Darbecilerin hepsi “emret komutanım” dedikleri için.
Demirel’den sonra Ecevit “İngilizce bilirliğiyle Amerika’yı fethetmiş” Tansu Çiller güzelliğiyle Başkan Clinton’ın gönlünde özel yer edinmiş, sarayında topuk sesleri çınlamıştı.
Fatihler resmi geçidinin günceli, tek başına dünyalara bedel Türk Recep Bey’dir. “Amerika seferi” şanı ile şerefine layık biçimde ihtişamlı, kendisi de zaten muhteşem, herkes ona hayrandır.
Yandaşlaşmanın okunmuş, üfürülmüş gıdasıyla beslendikçe irileşen, tombul, toparlak olan Türk medyasının cilasına göre, onun seferi tam anlamıyla Sultanidir. Nitekim Amerikan başkanına, Arap harfleriyle süslenerek yazılmış isim levhasını tablosunu armağan ederek seferine başlamıştı.
Yandaş, yalaka medya, Amerika’ya sefer başlarken heyecan davulları çalmaya başlamış, “tarihte görülmemişte bir ilk” başlıklı sloganlarla, görülmemiş ilgi, saygı ve Amerikan sevgsinin en yüksek mertebesini müjdelemiş, muhteşem adamın “en değerli konukların ağırlandığı Blair House’da kalacağını” müjdelemişti.
Sonra anlaşıldı ki, o yalan, bu yalan, hayatları yalan üstüne kurulu olanların övünmesinde bu da yalandı. Çünkü Washington’a yüz sürüp, yardım istemeye giden bütün Türk büyükleri o misafirhanede kalmıştı.
Vücudunun (külhani demiyorum) Kasımpaşalı diliyle, “kibirlenme lan, ben seninle eşit düzeydeyim” diyerek karşısında bacak bacak üstüne atarak racon kesmiş, bu racon piyasaya arz edilerek tekmil Türklerin gururu pışpışlanarak okşanmış, huzur verilmiştir. AKP’nin dış propaganda sorumlusu Mevlüt Çavuşoğlu’nın yandaşlaşma sürecinde helak düşmüş, düştüğü yerde dalkavuk, yalaka, yalama kesilmiş medyaya müjdelediğine göre o, bu arada kendisine çok gelen aklından birazını lütfedip, “Barack Hüseyin” yalın adıyla hitap ettiği Amerikan başkanına vermiş, bu arada kendi hayat, sanat ve eserlerinin derin tecrübelerine dayanarak, hatalarını da tek tek yüzüne karşı sayıvermişti.
İyi mi? Muhteşem kabadayının dehşetine bakın siz!..
İyi deyip geçmeyin. Çünkü dahası da var ki, Recep Bey, Amerikan Başkanının karşısında, bacak bacak üstüne atmış pozuyla, sevgili halkına gülümserken, sesi ve başka türlü görüntüsüyle de Türk halkının oturma odasında, dünyaya fazilet dersi veriyordu. Seferi Recep Bey, şanının derinliği kendinden menkul “ecdadı”nın ihtişamlı tarihinden yapraklar çevirip, AKP’nin “durmak yok, yola devam” narası tertibinden anlat ha, desteksiz anlat ederken, ağzından evrensel adalete dair kelimeler dökülüyordu.
Bu arada o bir rakipsiz, yer yüzünün bütün meydanları, Sultani edasına açıktı. Amerikan Başkanı, tersini biliyorsa bile, “çıkarın nezaketinden suskun”du. Etrafta da, “yapma Recebim, din kardeşi değilsek bile, Viktor Hugo’nun Mora kırımını anlatan şiiri orada duruyor” diyecek kimsecik de yoktu.
Ve Recep Bey, “bizim ecdadımız” diyor, sonra breh breh, Kürtlerin “te hee” denk gevrek bir gülüşle,”süreç”siz dümdüz gidiyor, sözlerine devam ediyordu:
“Ecdadımız, 600 yıl boyunca Kuzey Afrika’dan, Avrupa içleri, Arap ülkesine kadar uzanan bir coğrafyayı adaletle, vicdanla yönetti.”
Adalete bakın, hukukun vicdanını seyreleyin ki, onun “faziletli” dediği o yüz yıllar, kanayan bir çağdı. Talan, hırsızlık, kelle uçurtma ve haraç toplamayla geçmişti.
Ama, yüksekten atarken Sırbistan’da, bir kasabayı kılıçtan geçirdikten sonra insan kanını secde yapıp, namaza duran Osmanlı paşasını hatırlatacak kimse yoktu orada. Son yüz yıllarına doğru Kuyucu Muratları, soyu kurutulmaya çalışılmış Alevilerin feryadını, sıra sıra ipe dizilmiş Arapları hatırlayan yoktu. Kürtler ise zaten, yer yüzünün avukatsızlarıydı.
Amerikan Başkanı da aniden hafıza kaybına uğramıştı. Çünkü, daha üç hafta önce, 24 Nisan’da, Recep Bey ecdadının dolu dolu bir vicdanla, nasıl Ermeni halkının hatırını sorup, adaletinin şerefine uygun olarak sevdiğini yad eylemiş, gelgelelim o an hafızası silikti. Yurdu çalınmış Ermenilerin kanını şimdi hatırlamıyordu. Kürtlere her şey mubah da, ecdadın Rumlar, Asuriler’e yaptıkları da unutulmuştu.
Ecdadın, görkem sıvasıyla kapatılmak istenen zulmü orada kalsın, Recep Bey Amerika Başkanına, “öz ecdadının adalet ve vicdan yolunda yürüdüğünü” söylüyor, “durmak yok, yola devam” tertibinden, “gel bir ve beraber olalım Barack Hüseyin, Esad’ın kellesini alalım” diyor ve mutabakat üzere el sıkışıyorlardı.   
Yere düşmüş adalete, çamurda boğulmuş vicdana bakın siz, insan ciğeri söküp kemaralar karşısında yiyen canavar, yakaldığı din kardeşi Arap’ı yere diz çöktürüp ensesine kuşun sıkan, köşe başında kız çocuğuna tecavüz eden İslami terörün özgürlük savaşçısı yardıma mazhar oluyor…
Kürdistan’da vahşetin atına binip koşturan adalet ile vicdanı seveyim ben!..
Suriye’de devlet, silahla mevzi tutanlara silah sıkıyor. Alışılmış kuralla bu cinayet sayılmaz. Kürdistan’da cinayetler işleniyor. Faili devlet olan 17 bin 500 cinayet var. Roboskîli masum çocukların kanı, kayalıklarda kına, her baharda açan “gul û sosında deq”dır. AKP iktidarında katledilmiş 183 Kürt bebekten biri olan Şilan 6 aylık bile değildi. Ceylan çocuk, gözleri büyüyerek katillerine bakıyor. Uğur, kendi kanına yüzü koyun yatarak, katilini seyrediyor…
Gel de, arabeskin “adaletin batsın dünya” şarkısına sığınma!..

Yazarın diğer yazıları