Ana sütü renginde

Yaşamın körpesinde bir kadının, hayal ile hakikat arasında duran bıçak sırtı sözleri gelip duruyor karşıma: “Ressam olsaydım, güneşin doğuşuna karşı bir uçurumun kenarında salıncakta sallanan bir çocuk çizerdim eylemimi anlatmak için.”

Türkülerin sözleri gerçek olmaktan çıkıyor faşizmin baskısı altında. “Zulüm varsa bu dünyada ölüm var” sözüne dönüşüyor türkünün sözleri. Ayrılık ölüm olmuyor, zulüm ölüm oluyor. Ölüm dedikleri de başka şeyler oluyor. Duyumsuyoruz. Ve biliyoruz ki, o öyle düşünmese, öyle bir hayal kurmasa, faşizmin kapkara rengi tüm gözleri kör edecek.

Kadınlar, yaşamın içinde ölümlerden geçiyor an an. Bir can doğuruyor bir kadın ömrünün baharında. Mevsim şimdi olgunlaşmış onun yüreğinde. Ve doğurduğu can, canını ortaya koymuş mevsimler özgür olsun diye. Sütü renginde tülbendi başında haykırarak yürüyor ülkesinin sokaklarında: “Ben anneyim!” Çağrının peşinden gidip ellerinden tutuyoruz, sıcak ekmek kokan ellerini kokluyor, öpüyoruz. Ve herkesin doğuramayışına, faşizmin yarattığı toplumsal kısırlığa kızıyoruz. Hayıflanıyoruz, herkesin ana olamayışına, herkesin çığlık olamayışına.

Ana yaşamı yaratıyor, biliyoruz. Ve yaşam yaratıcılığın biyolojik olmaktan çıkmayışına, faşizmin demirden baskısı altında herkesin kendisinin ve toplumunun yaşamını yaratamayışına hayıflanıyoruz. Ana sütü ve tülbentlerin beyazlığı karşısında faşizmin zulüm karası renginin herkesi yutmayı bekleyen açgözlülüğüne karşı kadınların haykırışına tanık oluyoruz, hayran oluyoruz.

Ölüm oruçları, dünyanın her yerinden insanların yüreğine dokunuyor tülbent inceliğiyle. Dünyanın her yerinden insanlar ses veriyor ölüm orucu direnişçilerine. Tecridin ve işkencenin insanlık dışılığına işaret ediyorlar. Ölüm orucu direnişçilerinin, Ardıl’ın, Zozan’ın, Nesrin’in, Şükran’ın, Aslı’nın sesi faşizmin demirden duvarlarını deliyor ve dünyaya duyuruyor kendisini. İştar’ı yeniden tanıyoruz onların sesinde. Zilan’ı arıyoruz.

Faşizmin yüzü yok. Başka başka yüzlerde ama aynı çirkin anlamı taşıyor faşizm. Erkekliğin tecavüzle özdeşleştirildiği faşizmin uygulandığı her yerde kadınlar katlediliyor, tecavüze maruz kalıyor ve suçlu ilan ediliyor. Faşist devlet başkanlarının kadın üzerindeki metalaştırma savaşları sürüyor. Brezilya’dan Amerika’ya faşistler bazı kadınlar için “tecavüz edilmeyecek kadar çirkin” belirlemesinde ortaklaşıyor. Türkiye’deki AKP-MHP iktidarında Türkiye tarihinin en fazla kadın katliamlarına, tecavüzlerine ve kadının metalaştırılmasına tanık olmamız şaşırtmıyor. Çünkü AKP-MHP hükümeti, kadın düşmanlığının örgütlenmiş ve kurumlaşmış halidir.

Bugün Brezilyalı Bolsonaro’nun söylediğiyle AKP’li Rize valisinin birkaç yıl önce söylediği sözlerin farkı, içeriğin İslam geleneğinin en geri haline büründürülmesinden başka bir şey değildir. Tecavüz, kadın somutunda insanın nesneleştirilmesidir. İkinci ya da üçüncü eş anlayışı, tecavüz ile aynı şekilde kadının nesneleştirilmesidir. Öz aynıdır.

Mardin Büyükşehir Belediyesinde, AKP-MHP’nin kayyumları döneminde müdür olarak atanan Türk polisinin kadınları taciz edip fuhuşa zorladığı ortaya çıktı. Bu durum, ortaya çıkanlardan sadece biri. Ortaya çıkmayan, dile getirilmeyen daha kaç olay var bilinmez.

Ama bilinen bir şey var: Faşizm, fuhuşu, kadın metalaştırmasını geliştiren, kadın düşmanı bir baskı rejimidir. Türkiye’de bunun en fazla riyakarlığa bulanmış halini AKP yapıyor. Bu saldırıyı kadınlar ortaya çıkardı, karşı koydu ve basına taşıdı. Bu ahlaksızlık karşısında tüm toplum ahlaki tepkisini ortaya koymalı. Kadınlara uzanan elleri kırmalı ve kadına saldıran sistemleri o kişilerin başına yıkmalı.

Faşizmin kısırlığı kadınlar karşısında aciz, kadın gücü karşısında güçsüz, zayıf ve kof bir erkeklik yanılsamasıdır. Bu erkekliğin faşizmle işbirliği yaparak kadınlara saldırması karşısında harekete geçiren bir şeyler hissetmemek bir şeylerin yitirildiğinin kabullenilmesidir.

AKP-MHP gibi kadın düşmanı faşist bir iktidar karşısında anaların eylemi kutsal bir ahlak çığlığı olarak büyüyüp çoğalıyor. Anaların çığlığı büyüdü. Analar kendi sesinden yeni sesler doğurdu. Kürdistanlı analar, her çığlıklarında, seslerinin uzak memleketlerdeki kadınların özgürlüğü için olduğunu biliyor, bunu derinden hissediyorlar. Kızlarının ve oğullarının, aynı bilinçle öncülüğünü yaptıkları eylemin sarsılmaz iradesini ve onurunu yaşıyorlar. Ne de olsa, eylemin bedenleşmesi, onların bedenlerinin bir uzantısı.

Analar kendi zamanlarını layıkıyla yaşamış olmanın onuruyla faşist Türk polislerinin yüzüne “utanmaz” olduklarını haykırıyorlar. “Siz kim oluyorsunuz da benim yolumu kesiyorsunuz!” diye meydan okuyorlar. Giderek büyüyorlar, çoğalıyorlar. Zamanlarını kendilerine layık oğullar ve kızların zamanlarıyla birleştirmenin arifesindeler. Tabii ki daha fazla büyümeli, daha yüksek sesle haykırmalı bu eylemler.

Onlar yürüdükçe faşizm geriye çekiliyor, ezilip büzülüyor. Faşizm kadından ve kadının yarattığı güçten korkuyor. Çünkü biliyor: Salt Önder Apo üzerinde olmadığını bildiğimiz mutlak tecrit kırılacak, faşizm yıkılacak. Ardıl’ın hayali hakikat olacak. Çocuklar, uçurum korkusu olmadan güneşin doğuşuna karşı salıncaklarda salınacak.

Yazarın diğer yazıları