Anneler direnirken

Açlık grevinde ve ölüm orucundaki tutsakların anneleri, aileleri günlerdir hapishane önlerini mesken tutuyor. AKP/Saray iktidarının annelerin evlatlarını yaşatmak için verdiği mücadele karşısındaki tutumunu da görüyoruz. Polisini, annelerin üzerine sürdü. Her gün tartaklanıyorlar, yerlerde sürükleniyorlar, hakaretlere maruz kalıyorlar. Polis, gazetecilerin bu şiddeti kaydetmesini de engellemeye çalışıyor. Ancak bu baskı ve sansüre rağmen kamuoyuna ulaşan görüntüler, en hafif deyimle utanç verici.

Fakat anneler kararlı ve bu kararlılıkları da günler ilerledikçe artıyor. Bunun belli başlı üç nedeni var. Birincisi elbette, evlatlarının her gün biraz daha eriyen bedenleri ile ölüme doğru gittiklerini görüyorlar ve buna engel olmak, evlatlarını yaşatmak istiyorlar.

İkincisi, direnişle tecridin kaldırılmasının yaratacağı sonuçların farkındalar. 2 Mayıs’taki avukat görüşmesi ile bir kapı aralandığını gördüler. Şimdi evlatlarının sesini sokakta, meydanda, Meclis’te çoğaltarak bu kapıyı sonuna kadar açmak istiyorlar.

Üçüncüsü, evlatlarının haklı olduğuna dair yüreklerinde ve bilinçlerinde taşıdıkları büyük bir inanç var. Polisin şiddeti ve tutuklama tehdidi karşısında geri adım atmazken, muazzam bir özgüvene sahipler. Çünkü güçlerini ve özgüvenlerini haklı olduklarına ve doğru olanı yaptıklarına dair bilinçten alıyorlar. Aslında bu hem Kürt Özgürlük Hareketinin hem de genel olarak devrimci mücadelenin yarattığı sonuçlardan biri. Bu topraklarda kadınların “anne” kimliği ile yürüttüğü mücadeleye ilişkin muazzam bir deneyim birikti.

Kayıp yakınlarının çeyrek asrı aşan mücadelesi örneğin. 700. buluşmanın gerçekleştiği 25 Ağustos’ta polisin saldırısına maruz kaldılar ve o günden bu yana her Cumartesi buluşması polis ablukası, saldırısı ya da tehditleri altında gerçekleşiyor. Evlatlarının kemiklerinin kendilerine verilmesini, bir mezarlarının olmasını istiyorlar. Ellerinde taşıdıkları fotoğrafları ve karanfilleri ile adaleti arıyorlar.

Kayıp yakınlarının Cumartesi Meydanı’ndaki mücadelesinin uzun bir geçmişi var.

1995 yılındaki 12 Mart Gazi ayaklanmasına komutanlık eden MLKP yöneticisi Hasan Ocak’ın 21 Mart 1995 tarihinde gözaltına alınmasıyla başlayan gözaltında kayıplara karşı mücadelenin merkezinde de Ocak ailesi ve Emine anne durdu. Hasan Ocak’ın yoldaşları olan Emekçi Kadınlar Birliği (EKB) tarafından örgütlenen Analar Kurultayı da mücadelenin başlangıcında çok önemli bir yerde duruyordu. Bu kurultayın örgütlenme sürecinde EKB’liler, birçok kentte kayıp yakınlarına, faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybeden ailelere, asker ve gerilla annelerine ulaştı. İstanbul Valiliği kurultayın yapılmasını yasakladı. Ancak bu yasağa rağmen Analar Kurultayı 1995 yılının 28 Mayıs günü toplandı. Polisin ablukası altında gerçekleşen kurultayda açığa çıkan kadın iradesi ve cesareti, bugünlere taşınan Cumartesi Meydanı’nın da mayası oldu.

12 Eylül faşist darbesine karşı hapishane önlerinde mücadelenin öncülüğünü yapanlar da annelerdi. Bugün olduğu gibi darbe günlerinde de hapishane önlerini mesken tutmuşlardı. Hızlıca “tutsak annesi” kimliğinden tüm tutsakların özgürlüğünü isteyen “kadınlara” dönüştüler. Evlatlarının “annesi”yken zamanla hem evlatlarına hem de onların yoldaşlarına, arkadaşlarına “yoldaş” oldular. Bu mücadeleleri İHD’nin kuruluşuna da ivme kazandırmıştı.

Ankara’da Meclis önünde 1 Eylül 1987 günü yapılan eylemde polisin saldırısı sırasında yaşamını yitiren Didar Şensoy, 2 Nisan 2015 tarihinde hayata veda eden Leman Fırtına ile yaşlılığı nedeniyle artık eylemlere katılamayan Gülşah Tağaç o dönemin asla vazgeçmeyen anneleriydi, kadınlarıydı.

Dün 12 Eylül faşizminin karşısında dikilmişlerdi, bugün de Saray faşizminin. 12 Eylül darbecileri tarihin çöplüğünde. Bugüne ise annelerin mücadelesi kaldı. Şimdi de geleceğe beyaz tülbentleri ile faşizme karşı direnişin en önünde yer alan annelerin mücadelesi kalacak.

Yazarın diğer yazıları