Anti-faşist ve savaş karşıtı cephe ve bunu gerçekleştirme yolları

Veysi SARISÖZEN

Faşist diktatörlük nedir? Bizde faşizm sermayenin en terörist, en vurguncu, en tufeyli, en emperyalist kesiminin klerikal-şovenist ve militarist diktatörlüğüdür.

Bu diktatörlük şu işleri yapmakta:

Birincisi, bu sermaye üretici güçleri geliştirme, sanayileşme ve dolayısı ile işgücüne yeni işyeri yaratma yeteneğine sahip değildir, o nedenle Hitler Almanyası’nda olduğu gibi Keynesçi “yatırımlarla” ve düşük ücretlerle işsizliğe çare bulamaz. Bulamayınca faşist olmayan, rejime muhalifliğinden kuşkulanılan, özellikle Kürt, Alevi, Müslüman olmayan, laik işçileri, emekçileri, memurları işten atar, yerlerine kendine bağlı “işsizleri” işe alır.

Yani Türkiye’deki faşizm “işgücü pazarında yeniden paylaşım” faşizmidir. OHAL darbesinden bu yana yüzbinlerce işçi, emekçi, memur, akademisyen ihraç edildi ve yerlerine AKP-MHP yanlısı “sarı işçiler” yerleştirildi.

İkincisi, bu sermaye, varolan “üretici” sermayeyle rekabet edemez. Onların pazardaki paylarını “ekonomik yöntemlerle” ele geçiremez. Geçiremeyince “ekonomi dışı yöntemlere” başvurur; diktatörlüğün idari, adli ve icrai kuvvetlerine dayanarak rekabet edemediği sermayeye “çöker”, bunlara ağır vergi cezaları, ihalelerden men etme, işletmelere cebren kayyım atama yöntemiyle bu sermayenin payına el koyar.

Yani Türkiye’deki faşizm “iç kapitalist pazarı yeniden paylaşım” faşizmidir. OHAL darbesinden bu yana yüzlerce işletmeye el kondu, medya pazarında sermaye el değiştirdi, örneğin Koç Holding’in kazandığı “askeri endüstri” alanındaki milyarlarca dolarlık iki dev ihale iptal edildi, bütün bu işletmeler, gazete ve televizyonlar ve ihaleler AKP-MHP yanlısı mafyatik ve parazit sermayenin eline geçti.

Üçüncüsü, stratejik ham maddeler bakımından yoksul ve teknolojik bakımdan geri olan tekelci sermaye, ne işgücü pazarındaki yeniden paylaşımla, ne iç sermaye pazarındaki yeniden paylaşımla yetinemez. Bölge pazarındaki amansız rekabeti kaybetmesi, kendi pazarındaki “yerli ve milli sermayenin” ulusal pazarını da kaybetme sonucu doğuracağı ve fakat bölgede ekonomik araçlarla pazarlarda hegemonya sağlama imkanı çok dar olduğu için, bu sermaye bölge pazarlarını “silahlanma, tehdit, müdahale ve savaş” yoluyla rakip bölge sermayeleri zararına “yeniden paylaşma” yoluna koyulur.

‘Yeniden paylaşım’ savaşları

Yani Türkiye’deki faşizm “bölge pazarlarını yeniden paylaşım” faşizmidir. Ortadoğu’da, Suriye’de, Güney Kürdistan’da yürütülen savaşların amacı budur. Arap Baharı’ndan bu yana Türkiye “yeniden paylaşım” savaşları yapmaktadır.

Demokratik bir rejimde bu ilk iki “paylaşım” işgücü ve sermaye pazarında “işçinin işçiyle”, “sermayenin sermayeyle” ilke olarak hukuk temelindeki rekabetiyle gerçekleşir.

İstihdam yetersizse, işsizlik yaygınsa “az ücret isteyen, çok ücret isteyen işçinin” işini elinden alır. İşçiler bu rekabeti önlemek için sendikalarda örgütlenir, “ucuz işgücü” almak için işten çıkarmalara karşı savaşır; aynı zamanda işsizliğe çare olarak işgünü saatlerinin kısaltılmasını ve kamu yatırımlarının arttırılmasını savunur. V.s.

İç Pazar daralmışsa tekeller damping yaparak, yani ekonomik araçlarla orta ve küçük sermayeyi yutar. Orta ve küçük sermaye sahipleri bu durumda kendi arasında birleşmeye çalışır, tekellere karşı “anti-tekel ve anti-damping yasalarının” çıkması için hükümetlere baskı yapar. V.s.

Elbette kapitalist sistemde ne işsizlik önlenebilir ne de tekelleşme durdurulabilir. Ancak işsizliğe ve tekelciliğe karşı “mücadele” için demokratik rejimlerde direnme imkanları her şeye rağmen vardır.

Faşist rejim “işgücü pazarındaki” rekabete de, “sermaye pazarındaki” rekabete de müdahale eder. Yukarıda açıklandığı gibi, işgücü ve sermaye pazarına devlet gücüyle müdahale eder, yandaş “sarı işçiye” işgücü pazarında ve yandaş “kara sermayeye” sermaye pazarında işten atarak ve sermayeye el koyarak yer açar.

Amansız bir devlet terörü…

Bu durumda işten atmalara ve sermayeye el koymaya karşı mücadeleyi önlemek için de, şimdi olduğu gibi amansız bir devlet terörü uygular. Ve bu terör sonucunda işçi sınıfı içinde, çalışanlar, memurlar ve akademisyenler arasında şiddetli bir bölünme ortaya çıkar. İşini kaybetmek istemeyenler, eğer ortada güçlü bir demokratik direniş yoksa, faşist rejime teslim olur; tekelci sermayenin, bizde AB pazarına iş yapan kesimleri, Kürt sermayesi ve Cemaatçi sermaye giderek faşist rejimin destekçisi haline gelir. Böylece rejim, çalışanların bir kısmını tasfiye ederek, bir kısmını kendisine boyun eğdirerek, sermayenin bir kısmına zorla el koyarak, bir kısmını kendisine teslim olmaya zorlayarak egemenliğini güçlendirir.

Bugün özellikle emekçiler arasında Kürt, Alevi, laik ve Cemaatçi çalışanlar ile sermaye saflarında AB’yle iş yapanlar, Kürt ve Cemaatçi kapitalistler faşist rejimin saldırısı altındadırlar.

Ancak bu saldırı aynı zamanda anti-faşist cephenin sosyal tabanını ve politik yelpazesini genişletir. İşlerinden edilenler ve sermayesine el konulanlar düne kadar yanlarına yanaşmadıkları Kürt Özgürlük Hareketiyle, sosyalistlerle yan yana gelmenin zorunluğunu görürler. En geniş güçlerin cephesini kurma politikası, bu güçlerle laikleri, derin devletle bağlı olmayan ulusalcıları, AB yanlısı liberalleri ve özgürlükçü Müslümanları örgütlemenin yolunu açar.

“Üçüncü şık”ta sözü edilen “dış bölgesel pazarların yeniden paylaşılmasına” gelince. Tekelci kapitalizm koşullarında bölgesel pazarların yeniden paylaşılması rejim ne olursa olsun kaçınılmazdır. Ve bu yeniden paylaşım er ya da geç devletler arasında düşmanlaşmaya ve giderek savaşlara yol açar. Türk, İran, İsrail, Suudi Arabistan ve öteki bölgesel emperyalist devletler ve küresel emperyalistler paylaşımı son tahlilde silah üstünlüğü ile gerçekleştirirler. Şu anda yaşadığımız “bölgesel çaplı” ve fakat tüm dünyayı içine çeken “Üçüncü Dünya Savaşı”nın temel sebebi de budur.

Bölgesel savaş ve ‘barış’

Ancak demokrasinin olduğu durumda, bölgesel bir savaşın yaratacağı muazzam yıkımın bilincine varan halklar barış için bölgesel emperyalist ve militarist hükümetlere karşı direnir ve savaşı önleyebilirler.

Faşist rejimde ise felakete yol açacak bir savaşa karşı halklar çoğu zaman çaresiz kalır.

Buna karşılık “barış” düşüncesi anti-faşist mücadelenin sosyal ve politik alanını muazzam ölçüde genişletir. Kürdistan’ın bütün parçalarına yayılan savaşın, bir anda örneğin Türkiye ile İran arasında savaşa dönüşme, Türkiye’nin bu savaş nedeniyle küresel güçlerin arasındaki çelişkilerin oyuncağı olma tehlikesi halk tarafından kavrandığında cephenin genişlemesi mümkün olur. Hele günümüzde Hindistan, Pakistan ve İsrail gibi bölge devletlerinin birer nükleer güç olduğu ve İran ile Türkiye’nin de “sözde nükleer santraller” inşa etme örtüsü altında “nükleer silahlara sahip olmaya” çalıştığı düşünülürse, barış düşüncesini bir nükleer bölgesel çatışma ihtimaline karşı halk kitlelerine anlatmak kolaylaşır. Böyle bir bölgesel nükleer savaş ihtimali tüm ülkenin yok olması demek olacağından, savaşın kendisi sınıfsal bir mesele olmakla birlikte “sınıflar üstü” bir barış hareketini yaratma imkanı hazırlar.

Anti-faşist cephe mümkün

Böyle geniş bir anti-faşist-savaş karşıtı cephe ilk bakışta zor görünse de, son seçim kampanyası böyle bir cephenin mümkün olduğunu göstermiştir. Kampanya boyunca Erdoğan karşıtı güçlerin, farklı nedenlerle de olsa ve oylara doğrudan yansımasa da HDP’nin baraj altında bırakılmasına karşı takındığı tutum değerli bir veridir.

Ve şu anda Kürdistan’ın bütün parçalarında ve Suriye’nin bütününde Kürt Özgürlük Hareketinin oynadığı rol kitlelere yeteri açıklıkta anlatılabilirse, halklar arasında yakınlaşma sanılandan çok daha kolay olacaktır. Kürt sorununun bütün parçalarda çözülmesi Ortadoğu’da hem rakip devletler arasındaki savaşı önlemenin, hem de küresel güçlerin bu devletler arasındaki çelişkileri istismar etmesine son vermenin yolunu açacaktır. Sınırlar değişmeksizin Kürdistan’ın dört parçasının çözüm temelinde entegrasyonu, Türkiye, İran, Suriye ve Irak devletlerinin tam yüreğinde öyle bir “barış ve refah vahası” ortaya çıkaracaktır ki, bunun nimetlerinden yararlanma hedefi halkları birleştirecektir; faşizmi yıkma ve savaşa son verme, savaş harcamalarını ortadan kaldırma, Dicle-Fırat sularını ve Kürdistan petrolünü halk refahına akıtma ve dört parça Kürdistan’ın ve dört ülkenin emek ve sermaye potansiyelini aynı amaca yönlendirme programı halkları harekete geçirecektir.

Özetle Türkiye faşizmi, “işgücü pazarını”, “iç sermaye pazarını” ve “bölgesel pazarları” yeniden paylaşmak isteyen kudurgan sermayenin en terörist, en emperyalist, en vurguncu, en parazit kesimlerinin klerikal-şovenist diktatörlüğüdür. Onun programı İşgücünün, yerli sermayenin ve dış pazarların yağmalanması için, iç savaş ve bölgesel savaş programıdır.

Yazarın diğer yazıları