Anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunabilir

Anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunabilir. Maharet, anti-emperyalist olunduğunda kapitalizm-sever olmamakta, öteki ayrımlardaki konumu yitirmemekte ve her bir çelişkinin çözümü için verilen uğraşı, öteki çelişkilerin çözümü için uğraşın karşısına çıkarmamaktadır. Ezilenlerin tarihi, tek bir uğraşı alanına hapsolarak, sistemin büyük gücünün tahkimatına enerji aktarımıyla doludur.

Bir devrim, bazı durumlarda emperyalizmin merkezine doğrudan vurarak, bazı durumlarda emperyalistler arası çelişkilerin yarattığı boşluktan yararlanarak, bazı hallerde bir emperyalist odakla nesnel uzlaşma koşullarında başarıya ulaşabilir. Rojava devrimini bu bakımlardan düşünmek ufuk açıcı olacaktır.

Anti-emperyalizm Türkiyeli bir devrimci için emperyalist zincirin işbirlikçi halkası olan Ankara’daki iktidara karşı etkin bir şekilde mücadele yürütmektir. Bakur Kürdistanlı devrimcinin “emperyalist”i Ankara’da merkezleşmiş devlettir ve bu devrimci anti-emperyalist mücadelenin âlâsını yürütmektedir bugün.

Anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunabilir
1996 yılından beri yayın hayatına devam eden “Teori ve Politika” dergisi yazarlarından ve aynı zamanda derginin genel yayın yönetmeni olan Metin Kayaoğlu ile emperyalizm ve anti emperyalizm üzerine konuştuk. “Başlarında olduğumuz bu yüzyılı devrimler yönüyle anlamak bakımından açık ara en öndeki öznenin Kürdistan Özgürlük Hareketi, en gerçekçi modellemenin Rojava devrimi olduğu ortada,” diyen Kayaoğlu güncele değindiğimizde de gündemdeki işgalini ve ayrıntılarını gazetemiz için değerlendirdi…

ZABEL MİRKAN

– Anti emperyalizm dendiğinde anlamamız gereken nedir ya da tam olarak nedir anti emperyalizm?
Bunun için öncelikle “emperyalizm”e ilişkin bir şeyler söylemek gerekiyor. Emperyalizm kavramı geçen yüzyılın başlarında politik literatürümüze girmiştir. Lenin’in çalışmasına göre, emperyalizm çağında dünya bir avuç güçlü ülke tarafından paylaşılmıştır. Paylaşım, yeniden-paylaşım mücadelesine de yol açan bir dinamik olarak işlemektedir. Emperyalizm hiyerarşik bir küresel sistemdir ve buna bağlı olarak devletler, ülkeler ve halklar arasında egemen ve tâbi ayrımı ortaya çıkmıştır. Bu gelişme, kötü ve hain yönetimlerin politik tercihiyle değil, ekonomik dinamiklerin sonucu olarak cereyan etmiştir. Ezen devletlerin aralarındaki rekabet, her bir emperyalist devletin ezilen devlet ve halkları rakibine karşı yedeklemek için uğraşmasına yol açar. Emperyalizm, birden çok ve birbiriyle rekabet halindeki büyük ya da güçlü devleti, bu devletlerle eşitsiz bir ilişki kurmak durumunda olan, onlara şu ya da bu düzeylerde bağımlı çeşitli ve çok sayıda zayıf devleti, ülkeyi, halkı kapsayan bir dünyasal ağı, bir başka deyişle “emperyalist zincir”i, ifade eder.

Emperyalizmin hiyerarşik, asimetrik ve karmaşık egemenlik ağı, geçen yüzyılın başında Marksistlerin, geri dönüşsüz bir şekilde ayrışmasına yol açtı. Buna göre, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki mücadeleden başkasını önemsemeyen ‘Marksistler’ ile, bu ayrıma ezilen halkları, ulusları, devletleri ve öteki ezilme ilişkilerini katan Marksistler arasında, bir diğerini düşmanla işbirliği yapmakla suçlamaya kadar varan keskin bir ayrışma oldu. Bugün Kürdistan Özgürlük Mücadelesiyle dayanışmayı öne alan Marksist akımlar, bu ayrımın beri tarafında yer alanların mirasçısıdır.

Ekonomik birtakım boyutları ve dünyanın paylaşımının tamamlanması dışında, emperyalizmin çağımıza özgü değil, devletli toplumların tarih sahnesine çıkmasıyla başlayan bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Lenin de çalışmasının başlarında buna dikkat çektikten sonra, günümüzün emperyalizminin özgül yanları üstünde durmuştur. Bazı devletler, devletli tarihin her döneminde küçük devletler ya da devletsiz halklar üzerinde tahakküm kurmuştur ve tarihin her döneminin devrimcileri, düşmanlar ve dostlar hiyerarşisi ve çokluğu karşısında mücadelenin başarısının hesabını yapmakla karşı karşıya kalmışlardır.

Yirminci yüzyılda emperyalizm, bir veri olarak sorgusuz bir olgu konumundayken, yüzyılın sonlarına doğru, kuşkuların yükseldiği görülecektir. Emperyalizm kavramının geçerliği, geçen yüzyılın ezilenler açısından yenilgiyle kapanmasından nasibini almıştır. Bunun bir sonucu emperyalizmin artık geçerli olmadığı, öteki sonucu da, bütün çelişkilerin emperyalizm ile ezilen devlet arasındaki çelişkiye indirgenmesi olarak beliriyor.

Emperyalizmin artık –ya da hiçbir zaman‒ geçerli olmadığı ya da tam tersi, büyük devletlerin uygarlık taşımak, demokratik normlar getirmek gibi olumlu etkilerinin olduğu ya da en azından –bütün devletlerin birbirinden kötü olduğu anlayışıyla‒ devletler arasında emperyalist olan ya da olmayan gibi önsel ayrımlar yapmanın anlamsız olduğu yaygın savunular arasında yer alıyor. Aldanıcı bir yalancı bahar havasından sonra, bu yaklaşımların, içinde bulunduğumuz ve büyük devletlerin çıkardığı savaşların, çatışmaların ve saldırıların dünyasında geçerlik testinden geçemeyeceği kabul edilebilir.

Emperyalizm, mücadele yürüten özneler açısından uğraşılması, öteki ayrımlarla ilişkisinin düzenlenmesi gereken bir ayrım katmanı oluyor. Bu bakımdan, örneğin, anti-kapitalist olunmadan ya da sosyalist olunmadan anti-emperyalist olunamayacağı şeklinde ifade bulan ve sol âlemde yaygınlaştığını izlediğimiz anlayışın sekter ve indirgemeci olduğunu söyleyebiliriz. Hayır; gerçek ilişkilerin karmaşık ve çok-katmanlı yapısının indirgenebileceği ve bütün öteki çelişkileri kısa yoldan çözebileceğimiz genel bir anahtar yok. Hiçbir büyük teorinin elinde böyle bir sır çözücüsü bulunmuyor. Anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunabilir. Maharet, anti-emperyalist olunduğunda yönü kapitalizme karşı çevirmekte, öteki ayrımlardaki konumu yitirmemekte ve her bir çelişkinin çözümü için verilen uğraşı, öteki çelişkilerin çözümü için uğraşın karşısına çıkarmamaktadır. Ezilenlerin tarihi, tek bir uğraşı alanına hapsolarak, sistemin büyük gücünün tahkimatına enerji aktarımıyla doludur.

Bu bakımdan, emperyalizm kavramı, zamanı ve zemini, özneleri ve düşmanlar çokluğunu dikkate almayan genel ve soyut bir kapitalizm karşıtlığına panzehir işlevi görüyor. Bu olgu, ezenler ve ezilenler çokluğu ortamında hesaplar yapmayı, güçler dengesi ve ilişkilerini gözetmeyi, düşmanlar arasında ayrım yapmayı, dostlar ya da tarafsızlaştıracaklar için özel politikalar izlemeyi gerektiriyor.

Buna karşılık, emperyalizm olgusu, çağımız gerçeğinin tümünü yukarıdan belirleyen bir niteliğe sahip değildir. Emperyalizm, mücadelenin gerçeği bakımından dikkate alınması gereken, bütün çelişkilerde gölgesini duyuran ama her çelişkinin kendisine indirgenemeyeceği bir olgusal gerçektir. Bu yüzden, bir devrim, bazı durumlarda emperyalizmin merkezine doğrudan vurarak, bazı durumlarda emperyalistler arası çelişkilerin yarattığı boşluktan yararlanarak, bazı örneklerde emperyalistlerle işbirlikçilerinin çelişkisinin yarattığı ortamı istismar ederek, bazı hallerde bir emperyalist odakla nesnel uzlaşma koşullarında başarıya ulaşabilir. Geçmişteki bütün devrimlerin öyküsünde bu almaşıkların birini ya da birkaçını görebiliriz. Rojava’da süren devrimi bu bakımdan ele almak, ufuk açıcı olması yanında, bütün geçmişin yeniden değerlendirilmesine de olanak verecek özelliklere sahiptir.

Emperyalizm, devrimciler açısından jeo-politik bakışı gerektiren bir gerçektir. Örneğin, günümüzde Venezüella’nın, Türkiye’nin ve daha nazik bir konu olarak İran’ın ABD’yle çelişkileri nasıl ele alınmalıdır?

Jeo-politik olmayan bir yaklaşım için, her devrimcinin görevi basitçe kendi ülkesinin politik iktidarını ele geçirmektir. Bu durumda, bu iktidarı yıkmak isteyen her güç müttefik kabul edilebilir. Ama örneklerimizde özgül durumlar birbirinden çok farklıdır. Venezüella, ekonomik olarak değilse de politik olarak emperyalist zincirin dışındadır ve ABD’nin bu devleti yıkmaya çalışması emperyalist bir operasyondur. Şu halde, Venezüella’da politik iktidarı kısa erimde ele geçirebilecek durumda olmayan bir devrimci öznenin, ABD emperyalizminin sıcak saldırısına karşı mücadeleyi öne çıkarması gerekir. Türkiye ise, başını ABD’nin çektiği emperyalist zincirin önemli bir halkasıdır ve ABD ile çekişmeleri olmasına karşın, bu ülkeye herhangi bir emperyalist sıcak müdahalenin olasılığı bile söz konusu değildir. Dolayısıyla, Türkiyeli bir devrimci için, ABD’nin zayıflatıcı etkilerinin kendisi nesnel bir yarar bile sağlayacaktır mücadele bakımından. İran da, karşı-devrimci bir iktidarın varlığına karşın emperyalist zincirin dışında yer almaktadır ve bu ülkede mücadele yürüten Fars, Kürt ve Azeri devrimcilerin, örneğin bir zamanların devrimci örgütü Halkın Mücahitleri’nin İran’la savaşta Saddam ordusunda tugay oluşturmalarından sonra, emperyalizmin beşinci kolu derekesine düşmesi örneğinde olduğu gibi, dikkatli hareket etmeleri gerekmektedir.

Buna karşılık, emperyalizm gerçeğinin jeo-politikasını merkeze alan bir bakış açısı, emperyalizmle çelişkilerin özgüllüğünü dikkate almadan, söz konusu üç ülkede de emperyalizme karşı mücadele adına iktidarlara destek verecektir.

Emperyalist ülkeler arası çatışmaların ezilenlerin mücadelesi bakımından kritik birtakım tarihsel örnekleri vardır. İkinci Dünya Savaşında, İngiliz sömürgesi Filistin’in yerli halkının Alman Nazileriyle özel bir sorunu olmadığını, Filistin halkından Nazilere karşı savaşmasını istemenin gerçeksiz olduğunu, ama buna karşılık, bunun farkında olan Nazilerin Filistin hareketini istismar etmek için harekete geçtiğini unutmamak gerek. Aynı şekilde, İkinci Dünya Savaşı sırasında yine bir İngiliz sömürgesi olan Hindistan’daki devrimcilerin, bütün dünyanın “demokratik kamuoyu”nun cephe aldığı Almanya’ya düşmanlaşmasını beklemek gayet zor bir işlemdir.

Anti-emperyalizm, dar anlamda, mücadele birimine egemen emperyaliste ve işbirlikçilerine darbe vurmak; geniş anlamda, emperyalizmin egemenlik ağını parçalayıcı bir nesnel ve öznel konum almak; ve özel olarak verili emperyalist güce karşı savaşırken öteki bir emperyalistin ağına düşmemektir. Bir tarihsel konjonktürde, bir devrimci hareket, bu üç anlamın birinden birini dolaysızca karşılıyorsa mücadele bakımından asgari yeterlikte görülmelidir. Bir yerdeki mücadelenin götürücülerinin dünyanın bütün önemli çelişkilerini birden üstlenmesi beklenemez.

İndirgemeci anti-emperyalizmin, yani hiçbir özgülleştirmeye gerek duymadan, temel çelişkiyi emperyalist devletle ezilen devlet arasında gören bir politik yapının önüne çıkan en büyük sorunlardan biri, ezme – ezilme ilişkisinin çok-katmanlı olabileceğini gözardı etmektir. Ezilen de ezebilir. Bu durumda, ezilenin ezdiğinin, kendini ezeni ezenle dolaysız bir sorunu olmayacaktır. Darlaştırılmış ya da indirgemeci bir anti-emperyalist, bu ilişki karmaşıklığının altından kalkamaz.

Anti-emperyalizm Türkiyeli bir devrimci için emperyalist zincirin işbirlikçi halkası olan Ankara’daki iktidara karşı etkin bir şekilde mücadele yürütmektir. Bakur Kürdistanlı devrimcinin “emperyalist”i Ankara’da merkezleşmiş devlettir ve bu devrimci, anti-emperyalist mücadelenin âlâsını yürütmektedir bugün.

– Anti emperyalist söylemin ve ideolojinin Türkiye’de nasıl bu kadar geniş bir tabanı var gibi görünüyor? Ergenekoncu generallerden AKP’ye, TKP’den Vatan Partisi’ne kadar kullanılan bir “anti emperyalizm” söyleminden bahsediyoruz çünkü.

Sorunuz meseleyi zaten yakalamış! Kısmî bazı maddî karşılıklar dışında, haklısınız, tamamen söylemsel bir görüntü söz konusu. Türkiye’de “muasır medeniyet”e ulaşma ile “yedi düvel”e karşı mücadele şiarı baştan beri resmî ideolojinin unsurları arasındaydı. Bugün Tayyip Erdoğan iktidarının anti-emperyalizm söylemine dönmesi aslında tarihe gömmeyi çok istediği eski resmi ideoloji olan Kemalizme başvurmak durumunda kaldığının göstergesidir.

Türkiye’de modernleşmecilikte birbiriyle yarışan iki devletlü kanat oldu öteden beri. Kanatlardan birinin ideolojisi Kemalizmdi ve Kemalizm, anti-emperyalist söylemle emperyalizmle işbirliğini birlikte götürüyordu eklektik varlığında. Ama öteki kanada baktığımızda Kemalizm daha yetkin duruyor. Öğreti anlamında bir ideolojisi olmayan ve bu yoksunluğu muhafazakâr bir görüntüyle İslamcı bir görüntünün karışık çorbasını sunarak ikame etmeyi yeğleyen, bir yazarın yerinde ifadesiyle “dinbaz” olan öteki kanat da, anti-emperyalizm niyetine “kafir Hıristiyan”ı, “yozlaşmış Batı”yı bir söylemsel malzeme olarak kullandı.

Kemalist kanat, Kurtuluş Savaşının gerçek boyutlar taşıyan ama kesinlikle kısmî anti-emperyalizminin kuruluş süreci boyunca bir ideolojik öğe olarak kullanılması sonucu Batıcı olan, ama “kötü Batı”ya yani emperyaliste karşı çıkan bir söylemle emperyalist kampa kurumsal, ekonomik ve kültürel olarak girmekte beis görmedi. Öteki kanat ise, sözde yerli muhafazakâr ve İslamcı niteliğiyle, emperyalist dünyayla ilişkide, öteki tarafı, her öne çıktığı zaman kesinlikle geride bırakan bir pro-emperyalistlik yaptı. “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” diyen Menderes’ten başlayarak Demirel ve Özal, Amerikancılıkta klasik Kemalistleri geride bıraktı.

Ama aynı Menderes ve Demirel, ABD’yle ilişkilerini Sovyetler Birliği ile ayarlama çabaları sırasında ayaklarının kaydığını acı deneyimler olarak yaşamıştır. Amerikancı Menderes, ABD’yi Sovyetler’le “kıskandırma” çabasının sonucunu darağacına çıkmakla yaşadı.

Tayyip Erdoğan ve takımının, Amerikancılığa kısmen direnen Erbakan’dan koparak başta ABD, Batılı emperyalistlerden icazet isteyen ilk yıllarının ibretlik örneği nasıl unutulabilir? Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu bu ekibin, şimdi yaklaşık on yıldan beri ABD’yle ve AB’yle çekişmesinin anti-emperyalist olmasının hakikîliği İslamla ilişkisi kadardır.

Tayyip Erdoğan, iktidarının ilk yıllarında herhangi bir anti-emperyalizm tartışması açmayı gerektirmeyen bir pratik sergiledi. ABD’den icazet almak ve Avrupa Birliği’ne şirin gözükmek başlıca dış politika tarzını oluşturuyordu. Fakat yıllar içinde çeşitli fırsatlar çıktıkça ve boşluklar oluştukça, Tayyip Erdoğan da bunlardan yararlanmaya heveslendi ve bu konuda pratik birtakım adımlar da attı. Böylece, 28 Şubatçı generallerin “NATO’dan çıkılması” gerektiğine ilişkin sözlerini andıran birtakım sözleri Tayyip Erdoğan’dan ya da çevresinden duymaya başladık. Türkiye’nin dış politikada bir eksen kayması yaşaması ihtimaline ilişkin düşünceler dolaşmaya başladı ortalıkta.

Türkiye tarihinde işlemsel olarak ABD ile sürtüşme yaşanan bazı örnekler var. Bunların biri, 1960’larda İnönü’ye atfedilen “Yeni bir dünya kurulur ve biz de bu dünyada yerimizi alırız” sözünde simgelenen Kıbrıs krizi ve ardından 1974’teki Kıbrıs işgalidir. Türkiye, Afrin’den tamamen farklı olarak, Kıbrıs’ı ABD’ye rağmen işgal etmiştir. “Fırat’ın doğusu”ndaki gelişmeler ise, oynak bir zeminde, baştaki onaydan sonra Rusya’sı, Çin’i, ABD’siyle bütün büyük devletler kampının Türkiye’yi dizginlemesine dönük bir hale bürünüyor. Bir başka örnek, ABD’nin vazettiği haşhaş ekim yasağını kaldırmaktır. 1991’de Çekiç Güç’ün Türkiye’de konuşlanmasına itiraz ve 2003’teki 1 Mart tezkeresi de bu listede yer bulacaktır. Bunları sadece anarak geçiyorum, detaylarıyla tartışmak gerekmiyor diye…

Burada önemli olan, Tayyip Erdoğan Türkiye’sinin son yıllarda emperyalist ülkelerle birtakım sorunlar yaşamasının ve bunu “iç pazar”da anti-emperyalizm olarak pazarlamasının hiç de yeni bir özellik olmadığıdır. Değişen dönemler ve dengeler her zaman yeni birtakım şekillenmelere olanak vermektedir ve bugün olan bundan ibarettir. Örneğin, ABD’nin genel olarak gerilemekte olduğu ve Türkiye’nin bu gerilemenin yarattığı boşluğa oynadığı söyleniyor. ABD’nin küresel ölçekte özellikle Çin’e karşı inisiyatif yitirmekte olduğu genel kabul gören bir olgu. Fakat bu, ABD’nin taktik düzeyde de gerilediği anlamına gelmiyor. Özellikle Batı Asya’da ABD önceki onyıllarda olmayan bir inisiyatif sahibidir bugün. Körfez ülkeleri ABD’nin operasyonları için birer üs durumunda. Geçmişte ABD’nin hegemonyası dışında iki ülke olan Irak ve Suriye’de bugün ABD askerleri bulunuyor. Bu iki ülkede ABD marifetiyle ortaya çıkan politik boşluk elbette sınırdaş Türkiye için de bir heves konusu olmuştur.

Vurgulamak zorunlu geliyor. Adı üstünde, emperyalizme yarı-bağımlı olan, dolayısıyla yarı ölçeğinde de bağımsız olan Türkiye devletinin emperyalistlerle birtakım çıkar çekişmeleri olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Emperyalistlerle bu türden çekişmelerin hiçbiri, ülke devriminin görev önceliklerini değiştirmeye yetmez.

Devlet katındaki iki egemen kanadın kontrol ettiği halk yığınları da, döneme ve konjonktüre bağlı olarak, emperyalizm sever ya da emperyalizm karşıtı bir görünüm sergilemiştir. “Normal zamanlar”da geniş yığınların iki kanada bölünmüş egemenlerin ihtiyaçları doğrultusunda görece kolaylıkla manipüle edildiği bir sır değildir. Dönemin iktidarının rakkasına göre, kamuoyu araştırmaları halkın emperyalizme sempati ya da antipatiyle baktığını kanıtlamaktadır! Bunun dışında, halk yığınlarında başta ABD, emperyalizme karşı bir duyu varsa bile, politik tutum ve davranışa hiçbir şekilde yansımayan bir gizli-duyudur bu.

Solcu kesimler bakımından, bir aykırı örnek dışında, Türkiye’de anti-emperyalizm naraları, devletin kendisine indirilemeyen yumruğun bir kefareti olarak atılıyor. Mücadelesinin merkezine Ankara’daki aygıtı yıkmayı almayan bir politik yapının anti-emperyalizm söylemi, gerçekte, “kavga da etsek aynı gemideyiz” demenin örtülü ifadesidir. Bunu nasıl bu kadar keskin bir şekilde söyleyebiliyoruz? Çünkü Türkiye’de devrimcilik açısından asıl düşman dışarıda değil içeridedir. Türkiyeli devrimcinin dolaysız düşmanı Washington ya da Brüksel’de, Moskova’da ya da Pekin’de değil yalın, net ve çıplak olarak Ankara’dadır.

Bu konuda Türkiye devrimci hareketinin, ortaya çıktığı 1970-71’de geliştirilmiş gayet güçlü bir yaklaşımı vardır. Emperyalizmle eşitsiz ilişki içindeki yani sömürge, yarı-sömürge ya da yarı-bağımlı ülkelerde devrimin ulusal ve demokratik olmak üzere iki yönü vardır. Ulusal yön, ülkenin emperyalizmden kurtulmasını öngörür. Demokratik yön ise devlet iktidarına dönük dolaysız mücadeleyi anlatır; ülkenin demokratikleştirilmesi için devlete egemen olan kesimlerin alaşağı edilmesi gerekmektedir. Devrimcilerin sağlam anlayışına göre, bir ülke politik bağımsızlıktan yoksunluk anlamında sömürge değilse, emperyalist bir ülkenin işgali altında değilse, ya da acil işgal tehdidi altında değilse, genel bir kural olarak, emperyalizm ülkedeki “yerli” işbirlikçisi iktidar aracılığıyla vardır ve ülke devriminin baş hedefi devlettir. Kendi varlığını anti-emperyalizmle gösterenlerin bu sağlam anlayışı uzun zaman önce unutmuş olduğunu söyleyebiliriz.

Bu ortamda, Doğu Perinçek’in liderliğindeki Vatan Partisinin modeli basit mantık hatasıyla dikkat çekiyor. Perinçek’e göre Türkiye bugün bir “vatan savaşı” veriyor, yani devrimin ulusal yönü öndedir ve bu yüzden, devletle değil ABD ile mücadele edilmesi gerekmektedir. Kurtuluş Savaşı sırasındaki “vatan savaşı” bir gerçekti, ama bugünkü “vatan savaşı” bir mecazdır sadece. Devlet solcusu Perinçek, bağımlı ile yarı-bağımlıyı ayrımsızlaştırıyor, emperyalizmin saldırgan sıcak operasyonuyla dostça çekişmesini aynılaştırıyor ve bu yüzden Venezüella ile Türkiye’yi de paralel konumda görüyor. Oysa biri ABD’nin düşmanı, öteki kırgınlıkları olan dostu iki apayrı ülkeden söz ediyoruz. Solda, anti-emperyalizmi ön plana çıkaran çok sayıda politik örgütün yarım ağızla ve tutarsızca söylediklerinin tam hali gerçekte Perinçek’in yaklaşımıdır.

Türkiye, ‘Kurtuluş Savaşı’ dışında hiçbir zaman, emperyalist ya da yabancı güçlerin bir devrimci için baş düşman olacağı bir dönem yaşamadı. Bugün devrim davası bakımından Türkiye’de baş düşman, ABD değil devlete egemen olan çetedir.

– Anti emperyalist mücadele verdiğini iddia eden yapıların-örgütlerin “Herkes gelsin- Kürtler hariç” tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Keşke, Türkiye’de emperyalizme karşı gerçekten mücadele veren politik yapılar olsaydı da Kürtlerden uzak dursalardı! Hatta, bir süre boyunca tamamen kendi bildiği tarzda mücadele veren bir politik öznenin Kürtlerden ayrı durması meşru bile kabul edilebilirdi güvenle. Türkiye sol hareketinin hiç de azımsanmayacak kesimleri Kürdistan Özgürlük Hareketiyle tarihsel ittifak kurmuştur; ama hiçbir anlamlı mücadele yürütmediği halde, dünyanın en büyük devrimci hareketinden uzak durmayı bile sindirebilen sosyalistlerin hâlâ “enselerini karartmadan” yaşayabildiği bir ülkeden söz ediyoruz.

Devletin ya da emperyalistlerin tavuğuna kış demeyen birtakım solcuların pratik mücadele yürüttükleri vehmi üzerinden ayrımlar inşa etmesi ve bu sözde ayrımda bu kez Kürtleri, anti-emperyalizm bakımından ittifaklarından sözümona mahrum bırakmaları, sol hareketin ana bir kanalının durumunu gösteren acı bir gerçektir sadece. Kürt Hareketinden uzak duran ve ‒ama çok zayıflasa da‒ devlete karşı gerçekten mücadele etme kararlılığında olan bir tek hareket dışında, ikballerini arayan sol hareketlerin Kürtlerden uzak durmasının gayet açık ve anlaşılır pratik bir gerekçesi var öncelikle: Kürtlerden uzak durmak aynı zamanda devletin hışmından uzak durmak anlamına geliyor. Kürtlere yakın duran liberallerin bile başına birtakım sorunların geldiğini görecek akla sahiptir bu kesimler; aynı cin-akıllılıkla liberallerden uzak durmakta olduklarını da ileri sürebiliyorlar!

Hal bununla da kalmıyor, günümüz Türkiye’sinde solun ya da muhalefet hareketinin birliği demeyi hak edecek herhangi bir anlamlı oluşumun koşulları da sadece Kürdistan Hareketi tarafından sağlanıyor. Türkiye sol hareketi tarihinin en büyük birliği, demokratik ve devrimci alanda Kürdistan Hareketinin gövdesini ve omurgasını oluşturduğu yapılarda vücut buluyor. Ayrıca, Gezi Ayaklanması dışında, günümüz Türkiye’sinin bir başka gerçeği işçi hareketinin, kamu emekçileri hareketinin, kadın hareketinin, gençlik hareketinin Kürtler olmaksızın ya ortaya çıkmadığı ya da pek zayıf olduğudur.

Bugün Türkiye’de, özel olarak Türkiye’nin batısında, demokratik mücadelenin gövdesi ve öncülüğü de Kürt Hareketine aittir ve bu gerçeğe gözleri kapamak sol hareketin devrim ve ülke misyonunu göstermektedir. Kürtler olmaksızın bugün Türkiye’de devrimci ve demokratik mücadele önemsiz bir düzeydedir.

Bütün bunlara karşın, devrimci ya da demokratik mücadelesini Kürtlersiz yürütmeye çalışan yapıların yolu hep açıktı ve onyıllar boyu bu mücadelede kat edilen mesafeyi hep birlikte görüyoruz.

Kürtler, bize göre aslî mücadele alanları olmayan Kürdistan dışındaki Türkiye’de de düzen dışı muhalefeti temsil eden başlıca güç konumundadır. Ayrıca, Kürt Hareketi, devlete karşı mücadele konusunda, benim diyen Türkiyeli her sol yapıdan fersah fersah ileride bulunmaktadır. Yüz yıla yaklaşan Cumhuriyet tarihinde devleti sarsan, sınırlayan, hareket alanını daraltan tek hareket Kürdistan Özgürlük Hareketidir ve kendine Türkiye’de devrim misyonerliği biçen her politik yapının bu açık gerçeği bir an bile gözardı etmesi kabul edilemez.

– Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürtlerle olan ilişkisi anti emperyalist cepheden bakıldığında neye işaret ediyor? Bu bağlamda Afrin sürecini nasıl değerlendirebiliriz? Çok farklı dinamikleri vardı bu sürecin.

Koca Türkiye Cumhuriyeti, Rusya’nın resmî ve ABD’nin fiilî onayıyla Afrin’e girdi ve bunu “yerli ve millî” bir hamle diye yutturmaya çalıştı. Aynı günlerde, adı komünist olan ya da olmayan sol hareketlerin bazılarının, Kürt Hareketinin emperyalizmle ilişkilerinin ne kadar olumsuz olduğuna ilişkin analizlerini okuyorduk, bu cephede şehitler veren Türkiyeli devrimci örgütlerin varlığına karşın. Olgusal olarak, Afrin günlerinde, emperyalistlerle patronaj ilişkisi kuran Türkiye iken, emperyalistlerin iradesine ve Türkiye’nin gücüne karşı koyan Kürdistan Hareketiydi. Ama bütün bir süreç boyunca işler hiçbir şekilde yalınkat olmadı. Kürdistan Hareketinin emperyalistlerle uyum içinde olduğu, buna karşılık Türkiye’nin emperyalist merkezlerle uyuşmazlık yaşadığı örnekler de oldu.

Yani nasıl Kobane’de emperyalist koalisyonun kritik andaki hava saldırısı Kürdistan Hareketine yaradıysa, Afrin’de de aynı Kürtler, bütün emperyalistler tarafından yalnız bırakıldı. Bu, emperyalist ülkelerle ilişkiler bakımından bölgenin üzerine tek bir şablonun oturtulamayacağının sadece bir örneğiydi.

Öteki örneği, bugünlerde süren ve “işgal” olarak nitelenmesi yasaklanan ve “fetih” ya da “operasyon” adıyla anılan “Barış Pınarı Harekâtı” oluşturuyor. İlk günlerin ardından bugünlerde, devletler ve kamuoyları dahil ‒ve elbette kesinlikle ihmal edilebilir birtakım devletler dışında‒ “bütün dünya”nın karşı olduğunu açıkladığı bu olay da mücadelenin ne kadar karmaşık olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Elbette kararlı birtakım etmenler zemininde, emperyalist devletler ve bölge devletlerinin ilişki kompozisyonu, neredeyse anlık bir mücadele içinde sürekli değişebiliyor.

Bölgede, Türkiye’nin emperyalist cephede, Kürdistan Hareketinin anti-emperyalist cephede olduğunun ya da bunun tam tersinin geçerli olduğunun gerçeği yansıtmadığı açık ve net bir şekilde teslim edilmelidir. Türkiye yapısal olarak emperyalizmle işbirliği içindedir ama taktik olarak emperyalist ülkelerle sorunlar yaşayabilmektedir. Suriye’deki Kürdistan Hareketinin emperyalizmle yapısal bir ilişki olmadığı çıplak gerçektir, ama arızî bir işbirliği içinde olduğu da o kadar açık bir gerçektir.

Türkiye, birtakım gerçek sürtüşmeleri olsa da, Batılı emperyalist sistemin organik bir bileşenidir. Kurumsal olarak Batılı emperyalist blokun bağımlı bir üyesidir. Resmen ve fiilen bir NATO ülkesidir. Çok sayıda ana, alt ve yan antlaşma, sözleşme ile bu bağ tescil edilmiştir. Emperyalizme bağlılık konusunda daha ne olsun! Birtakım silah satışlarında Rusya’yla iş yapmış, ABD’yle mesafelenmiştir; ne gam! ABD’nin bilmem kaçıncı devleti sayılan İsrail bile Çin’le yaptığı bir silah görüşmesi nedeniyle ABD’yle sorun yaşamıştır. Tekrar etmek zorunlu: Türkiye ne ABD’nin ne de AB’nin bir piyonudur ve kendine ait bir marja her zaman sahip olmuştur. Ve yine tekrar etmek zorunlu: Türkiye hiçbir zaman anti-emperyalist bir ülke olmamıştır ve bugün de değildir. Sistemin içindekini dışarıda saymak için hiçbir neden yoktur.

Kürdistan Hareketi bakımından ise mesele bu kadar açıklık arz etmemektedir. Öncelikle, Kürdistan Hareketinin emperyalist sistemin içinde olması söz konusu değildir. Ama bu hareketin, ABD ve öteki emperyalist ülkelere dolaysızca karşı olması anlamında fıtraten anti-emperyalist olması da beklenemez. Kürdistan’ın hiçbir parçasında hiçbir emperyalist ülke devrim bakımından dolaysızca düşman değildir. Bu parçaların her birinde, istikrar günlerinde devrimin başlıca düşmanı her bir devletin kendisiydi. Irak’ta Bağdat, İran’da Tahran, Suriye’de Şam ve Türkiye’de Ankara’daki iktidarlardı Kürdistan devriminin düşmanı. Kürdistan devrimcilerinden, kendilerine somut düşmanlık etmeyen bir devlete karşı savaşmasını beklemenin açıkça saçma olduğu besbellidir. PKK, bütün mücadele tarihinde hiçbir ABD hedefine saldırmamıştır. Neden saldırsın?

Son yıllarda Irak ve Suriye’de merkezî devletin zayıflaması, birinde anayasal bir Kürdistan Yönetiminin oluşması ve Suriye’de yıllardan beri fiilî bir yönetimin varlığı sonucu, düşmanlar ve hedefler oynaklaşmış, mücadele odak değiştirmiştir.

Suriye Kürdistan Hareketi, başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalistlerle dönemsel bir işbirliği içindedir. Fakat bunun güvencelenmemiş, yerleşikleşmemiş ve kırılgan bir işbirliği olduğu birçok kritik momentte ve son günlerde de görülmüştür. Burada hiçbir şekilde normatif bir savunu –ya da tam tersi ret‒ içinde olmamak gerektiğini, somut ampirik gerçeğin cesaretle saptanması gerektiğini vurguluyoruz.

Rojava devrimci yönetiminin emperyalist ülkelerle ya da somut olarak ABD’yle müttefik olması ilkesel bir sorun teşkil etmiyor. Dönemsel olarak, ABD’nin bölgedeki yakın vadeli çıkarları Rojava’nın devrimcilerinin yönelimiyle örtüşmüştür ve bu örtüşme, Türkiye’nin rızası hilafına gerçekleşmektedir. Yani, terimin düz anlamıyla ABD’nin bölgede iki işbirlikçisi vardır ve bu iki işbirlikçi birbirinin can düşmanıdır.

Büyük ‒ya da küçük başka‒ güçlerin bölgedeki maşası, piyonu olmadıkları sürece Kürtlerin bu ilişkilerinde ilkesel herhangi bir sorundan da söz edemeyiz. Buna karşın, bölgede yaşadıklarını ve örneğin ABD bir gün çekip gittikten sonra komşu halklarla bir arada yaşayacaklarını elbette biliyorlar. Tayyip Erdoğan’ın İsrail’e her çatmasının ardından bu Siyonist devletin sözcülerinin Türkiye’nin Kürtler ve Ermenilere yaptıklarından söz etmesi tüm bölge halklarının kulağına ulaşıyor.

Pazartesi:
Türkiye emperyalist ülke midir?

Yazarın diğer yazıları

    None Found