Araf


Postmodern karakterli paylaşım savaşında S-400 hamlesiyle Putin yönetimi Türkiye’yi ana menüye dahil etti. Bu durum kısa vadede sonuçlanma olasılığı olmayan ABD-Rusya(Çin) çekişmesinin Türkiye üzerinde de artan karşılıklı hamlelerle gelişeceğini gösteriyor.
Bu tırmanan çekişmenin ABD açısından ne tür politikalarla sürdürüleceği daha önceden dile getirilmiş, TC’nin F-35 programından çıkarılması gündeme gelmişti.

Şimdi sıra CAATSA (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) doğrultusunda yaptırımlara geldi. ABD basını farklı derecelerde etkisi olacak şekilde tasarlanmış 3 yaptırım paketinden birinin seçildiğini yazıyor. Fakat hangi yaptırım paketi seçilmiş bunu henüz bilmiyoruz. Yaptırımlar bu günlerde açıklanacak.

Trump yönetiminin TC üzerindeki nüfuzunu kaybetmemek adına görece hafif bir yaptırım setiyle gelmesi bekleniyor. Muhtemelen bunun TC’yi kısmi de olsa caydıracağı düşünülüyor.

Aynı zamanda TC ekonomisinin çökmesinin getirebileceği uluslararası krizin göze alınamaması da hesaplar dahilinde. Fakat burada ABD yönetiminin (en azından Rusya ile çekişmeyi önemseyen müesses nizam kanadının) görmezden geldiği bir şey var. Erdoğan’ın özellikle uluslararası politikayı yönlendirme anlamında Rusya lehine inisiyatif aralığının daraldığı ve Putin yönetiminin bu zeminde daha belirleyici olduğu gerçeği.

Nitekim S-400 hamlesinin ilk “meyveler”ini Rusya hafta sonu Hama’ya dönük gerçekleştirdiği bombardımanla topladı. Bu saldırıya TC’nin sesi çıkmadı. Sadece TC’nin değil ABD-İsrail ikilisinin de. Hiç kuşkusuz bunda geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen İran karşıtı İsrail-ABD-Rusya zirvesinin (Bu toplantı ertesi, ABD, İdlib’in ‘terör için güvenli bir sığınak’ haline geldiğini söylerken uzun bir aradan sonra El Kaide’nin bir koluna karşı Suriye’de hava saldırısı yaptığını da hatırlayalım.) ve sonrası yeni atamalarla Rusya’nın Esad yönetimi içinde artan ağırlığının da etkisi var.

Doğu Akdeniz cephesinde ise çekişmenin tonu biraz farklılaşmakla birlikte TC’nin emperyalist güç olma heveslerinin daha geniş bir rekabet alanında kendini gösterdiği söylenebilir. Doğu Akdeniz’den çıkacak gazın Avrupa’ya taşınmasının en ekonomik yolu Kuzey Kıbrıs üzerinden geçiyor. Bu projenin hayata geçirilebilmesi için öncelikle Kıbrıs’ta “çözüm” şart. Mevcut koşullarda bir tür uzlaşma anlamına gelebilecek bu olasılık Akdeniz’i (Libya’yı Mısır’ı da dahil ederek) bir Türk denizi olarak görme hülyaları ile kendini afyonlayan neo-Osmanlıcı iktidarın zihni yapısına ters. Fakat muhtemelen gelen baskının ağırlığıyla bu konuda geri adım atmak zorunda kalacaklar.

ABD’nin Kıbrıs’a 32 yıldan beri uygulanan silah ambargosunu kaldırması, AB’nin şimdilik (muhtemelen mülteci şantajını görerek) kısmi yaptırıma yönelmesi ve daha da önemlisi Rusya’nın söze her ne kadar AB yaptırımları yerinde olmadı diye başlasa da lafını “Kıbrıs’ın egemenliğine saygı duyulması gerekir”le bağlaması dikkat çekici.

Bu öncelikle Doğu Akdeniz’de TC’nin adeta dilendiği Rusya desteğinden mahrum olacağı anlamına geliyor. Ayrıca normal koşullarda Rusya’nın AB’ye gaz tedariki konusunda en büyük rakibi olabilecek Doğu Akdeniz havzasına çeşitli biçimlerde dahil olabileceği anlamına da geliyor. Burada Rusya’nın uzun zamandır Kıbrıs yönetimiyle sürdürülen yakın ilişkileri bir yana, asıl olarak Rusya-ABD-İsrail sermaye çevrelerinin geliştireceği ilişkiler dikkate alınmalı…

TC’nin yönetimine git gide daha fazla hakim olan kontrolsüzlük ve artacak her anlamda bunalım hali onu daha saldırgan kılabilir. Bunun kendini asıl olarak göstereceği yer Suriye ve Irak cepheleri. Mevcut arafta olma halini kullanarak buralardaki işgali derinleştirmeye çalışabilir. Böyle bir olasılığı ABD-Rusya birbirine karşı kullanabileceği gibi TC’ye karşı da döndürebilirler.

Bu durum çok yönlü bir çekişme konusu ve TC’nin geleceğinde de belirleyici olacak. Bu meselenin gelişiminde İran’ın ABD’ye “yaptırımlar kaldırılırsa görüşmeye hazırız” diye alçak perdeden başlayan sözleri de zamanla etkili olabilir…

2. Dünya Savaşı sonrası şekillenen dengelerin, düşünme biçimlerinin görünür bir biçimde değiştiği bir evredeyiz ve bu en azından bizim yaşamımız açısından uzun sürecek…

Yazarın diğer yazıları