Artık ‘işbirlikçi Kürt’e de yer yok!

AKP hükümeti Kobanê, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından Kürtlere karşı yürütülen 150 yıllık devlet siyasetini değiştiren yeni bir kolonyal (müstemlekeci) yaklaşıma girişti. Bu neo-kolonyal yaklaşımın eskisinden farkı şu: ‘Kötü Kürt’ çıkar bir sorun çıkarır, siz bunu ‘iyi Kürt’le halledersiniz. Örneğin Varto’da Cibranlar size karşıysa Xormekler ve Lolanlar sizden yanadır. Siz bu ikisiyle birleşip Cibranları ezersiniz. Yani devlet Kürdistan’daki idaresini yani otoriteyi yerel ‘iyi Kürt’ ile kısmen paylaşır.

ZABEL MİRKAN

Dr. Yektan Türkyılmaz, doktora tezini Ermeni Soykırımı üzerine yazdı. Ardından ”Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Şiddet ve Travma” üzerine çalıştı. ABD’nin Duke ve Türkiye’nin Sabancı ile Bilgi üniversitelerinde toplu şiddet, soykırım ve Türkiye tarihi üzerine dersler verdi.

Dr. Yektan Türkyılmaz, soykırım ve toplu şiddet çalışmalarında Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri. Ermenistan arşivlerine giren Türkiye pasaportlu ilk araştırmacı olmuş, bu sebeple bir süre Ermenistan’da tutuklu kalmıştı. Türkyılmaz’la Türkiye’nin hamlelerini, Suriye’yi, dünya demokrat kamuoyunun savaşa karşı tepkisini ve tüm bu yaşananların toplumsal ve siyasal görüntüsünü konuştuk.

AKP hükümetinin “Fırat’ın Doğusu”ndaki ısrarını nasıl yorumluyorsunuz? Nihayetinde istediğini yapacağını söyledi ve işgal saldırısını başlattı.

Bunu sanırım birçok şekilde açıklayabiliriz; ama şaşırtıcı olduğunu söyleyemeyiz çünkü bangır bangır geldi. Ne yapmaya çalışıyorlar? Bunu AKP ne yapmak istiyor diye sorarsanız başka türlü cevaplamak gerekir, Türkiye Cumhuriyeti ne yapmak istiyor diye sorarsanız başka türlü. Ama genel tabloda da bu süreçte iki amacın, iki çabanın bir araya geldiğini görüyoruz. Çünkü baktığınızda Türkiye Cumhuriyeti bunu kurulduğundan beri yapıyor. Fırat’ın Doğusu şu an gündemde. 1930’larda İskenderun Sancağı’na göz dikilmişti, 1974’te Kıbrıs’a, 2016’da Cerablus’a, 2018’te Efrîn’e. Bunları haritada işaretlersek net bir tablo çıkıyor karşımıza. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, zaten yayılmacı bir devlet ve hiçbir zaman sınırlarından memnun olan bir devlet olmadı.

Şöyle bir şehir efsanesi vardı akademide, özellikle 90’larda: Kemalist milliyetçilik başka milliyetçiliklerin, örneğin Yunan milliyetçiliğinin aksine yayılmacı değil; bütünleştirici bir milliyetçilik. Bu tezlerini de Misak-ı Milli’yle meşrulaştırmaya çalışırlardı. Aslında baktığınızda Misak-ı Milli’ye uygun zaten yaptıkları, çünkü Misak-ı Milli’de sınırlar belirgin değil. Belirgin bir sınırdan bahsediyorsalar da o sınır şu an göz diktikleri, sahip olduklarını iddia ettikleri yerlerin hepsini kapsıyor. Yeni hükümetin özellikle son 4-5 yılında yaptığı ve genel siyasi iklimde de değişen şu oldu: Türkiye Cumhuriyeti’nin varolan irredantist arzularına bir çıldırma hâli eklendi. Her yerde talep yükseltilmeye başlandı. İşte buna Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’taki doğalgaz kaynakları da, Suriye’de ne kadar ileri gidebilecekse, Güney Kürdistan yani Irak’ın Kuzeyi de dahil. 2015’ten sonra baktığınızda kartografik çılgınlık görüyoruz zaten iktidara yakın çevrelerde, büyük imparatorluk haritaları dolaşıyor örneğin. Ve bunun geçmişteki yayılmacı arzudan farkı, şu anda gerçekçi, fırsatçı siyaset olmak yerine tamamen maceracı ve hatta bir emperyal hezeyan içerisinde gerçekleşmesi. Dahası 1930’da, 1974’te güçlü bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardı. Şu an ise kudretsiz, takatten düşmüş bir devlet var. İronik olan da takatten düştükçe hedefi büyütmeleri. Ortada TSK kalmamış, dünyanın fethi konuşuluyor. Sahaya ordu çıkartılamıyor, istihbarat sistemi çökmüş durumda. Devlet kurumsal çöküş yaşamış, ideolojik pusulasını kaybetmiş, iş-bilir kadrosu kalmamış, dışişlerinde neredeyse doğru dürüst dil konuşan diplomat yok; ama baktığınızda hiçbir Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin olmadığı kadar da agresif.

Kısacası burada bahsettiğim Türkiye Cumhuriyetinin yayılmacı bir devlet devlet geleneğinin olduğunu bilmek bize neyi kolayca anlatır? İki şeyi, birincisi CHP’nin savaş tezkeresine neden canı gönülden, tam kadro atladığını anlatır. İkincisi, ve daha da önemlisi yayılmacı savaş siyasetinin yalnızca AKP ile ilgili olmadığını.

Ancak konunun mevcut hükümetle ilgili kısmına gelirsek iki şey söyleyebiliriz. Birincisi AKP hükümeti Kobanê ve özellikle de 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından Kürtlere karşı yürütülen 150 yıllık devlet siyasetini değiştiren yeni bir kolonyal (müstemlekeci) yaklaşıma girişti. Bu neo-kolonyal yaklaşımın eskisinden farkı şu: Eski ‘iyi Kürt – kötü Kürt’ yaklaşımının en azından 150 yıllık tarihi vardır; daha öncesini bir kenara bırakırsak bile Abdülhamid’e uzanan, İttihatçılarla ve ardından Kemalistlerle devam eden bir siyasetten bahsediyoruz. Bu siyasetin esası şudur: Kötü Kürt çıkar bir sorun çıkarır, siz bunu iyi Kürt’le halledersiniz. Örneğin diyelim ki Varto’da Cibranlar size karşıysa Xormekler ve Lolanlar sizden yanadır. Siz bu ikisiyle birleşip Cibranları ezersiniz, buradaki isimler yer değiştirebilir ama taktik aynıdır. Yani, devlet hak isteyen, ‘Kötü Kürdü’, ‘iyi Kürdün’ yardımıyla ortadan kaldırır. Bunun bir uzantısı da şudur: Devlet Kürdistan’daki idaresini yani otoriteyi yerel ‘iyi Kürt’ ile kısmen paylaşır. 90’lardaki savaş pratiğine bakın, çatışmaların devlet cephesinde ‘Kürt kahramanları” vardır. Bu bağlamda korucu sistemi devreye sokulmuş ve bunları otorite sahibi yaparak birçok bölgenin kontrolünü bunlara verilmiştir. Böylelikle devlet kendisine Kürt bölgelerinde taban bulmayı da başarmıştır.

Peki bu durumda ’iyi Kürt’, ‘kötü Kürt’ ayrımı kalktı mı?

Diyarbakır örneğine bakalım, kim olduğundan bağımsız %35-40 diyebileceğimiz bir devlet oyu vardır Diyarbakır’da. Bu oyun partisi yoktur ve bu oy oranı iyi Kürt-kötü Kürt siyasetinin devamıdır; ama işte devlet 7 Haziran’da bunun ortadan kalktığını gördü. İyi Kürtlerin de kötü Kürtlerle yan yana gelip, bir Kürt siyasal birliği oluşturabildiğini gördü. Ve ondan sonra Kürt siyaseti, sistematik bir şekilde saldırıya maruz kaldı. Çünkü artık iyi Kürde de yer yok yeni siyasette. Bakın bu süreçten sonra Kürtlere ait sadece siyasal örgütlenmeler değil, Kürtlerin örgütledikleri bütün yatay dayanışma ağları da ortadan kaldırıldı. KHK’larla sadece siyasi dernekler, gazeteler değil; çocuk dernekleri, yaşlılara yardım dernekleri kapatıldı Kürdistan’da. Kürtlerin yatay dayanışmasının önü tamamen kesilmeye çalışıldı. Burada İngiliz tipi dolaylı kolonyalizmden doğrudan kolonyal bir ilişki kurmaya geçme çabası var. Yeni anlayış Kürde işbirlikçi olarak bile yer bırakmıyor. Şu anda yürütülen savaşın devlet nezdinde Kürt kahramanı yok örneğin, olamaz da. Dahası bu siyaset Kürtleri sadece içeride değil, dışarıda da varoluşsal bir tehdit olarak algılıyor çünkü. Şunu biliyor, eğer Qamişlo’da Kürtler kendilerini yönetmeye başlarlarsa Nusaybin’dekiler “Bizi Ankara’dan yönetmeye devam edin,” demeyecek. Daha da ötesinde bir Kürt siyasal varlığının, etnisitesinin statü taleplerini hem yayacağının hem de yükselteceğinin farkındalar. Oradaki talepler Türkiye Kürdistanı’na yayılabilir hem de bu insanlar Irak benzeri yerlerde varolan statünün daha üstünü, fazlasını talep etmeye başlayabilirler. Bu durum Rojava saldırısının ardındaki yakın dönem gerekçelendirmenin ne olduğunu açıklıyor.

Savaş siyasetinin mevcut rejime özgün ikinci ayağı ise iktidarın yakın zamanda yaşadığı derin kriz, ki bu da bize askeri saldırının zamanlamasını izah ediyor. Hükümet son 6 aydır içeride bir çözülmeye girmiş durumda. Kendi partisine bile söz geçiremeyen bir Erdoğan var. 31 Mart sonrasından beri zaten post-Erdoğan döneminde yaşıyoruz. Bu Erdoğan bitti, başkanlığı sona erdi, rejim çöktü demek değil. Erdoğan artık rejim bloku içerisinde kendisi dışındaki sesleri susturabilen bir figür olmaktan uzaklaştı demek. Daha da önemlisi, HDP’nin oyun kuruculuğunda 23 Haziran ve 31 Mart tokadı diyebileceğimiz, muhalifler arasında gelişen bir siyasal yakınlaşma vardı. Artık sayısal çoğunluk üzerinden rejimi meşrulaştırma ihtimali de görünmüyordu rejimin ve baktığınızda hızla çözülmeye devam ediyordu. Apar topar, alelacele, beklemeden hareket etmesinin nedeni, yani zamanlamanın açıklaması bu. Yalnız unutmayalım ki bu askeri saldırının izahı yukarıda saydığım etkenlerin hiçbirine indirgenemez, bu nedenlerin hepsi bir diğerine içkin…

Sizce hükümet ve devlet Suriye’den istediği sonuçla dönebildi mi?

Hükümet ve iktidarın ve rejimin 31 Mart seçiminden sonra ne kadar akıllı, ne kadar iyi düşünülmüş, ne kadar iyi hesap edilmiş bir İstanbul siyaseti ve stratejisi vardıysa emin olunuz buradaki de en fazla o kadar incelikli düşünülmüş bir plan. Eğer bir analoji istiyorsanız, soğuk bir ev hayal edin. Kış, dışarıda dondurucu bir soğuk var ve bu evin içindeki herkes iliklerine kadar üşüyor. Siz de evde kıymetli ne varsa alıyorsunuz ve sobaya atıyorsunuz. Soba tutuşup kavurucu bir sıcak dalgası evi sarınca gördünüz mü, sizi ne güzel ısıttım diyorsunuz; ya peki bedeli? Şu anda belki ülkedeki militarist hezeyanı bir dönem besleyecek bir “zafer” elde etmiş olduklarını düşünüyorlar. Onlar “zafer” diyor ya, biz de öyle diyelim. Peki o zafer nedir? Şu toprak parçasını aldım, YPG’yi şuraya gerilettim vs. Güzel. Ama oynadıkları oyun doğrudan Rus ruleti, bunu ne yapacağız? Şu anda “Ya ben öleceğim ya siz” hamleleriyle aslında Türkiye Cumhuriyeti kendi hayatını ortaya koydu, koyuyor. Dramatik, bölgesel, siyasal ve hatta teritoryal sonuçları olabilecek bir alt-üst oluşu risk ediyor bu hükümet. Ve bu “zafer” sarhoşluğuyla uçurumun kenarında dolanırlarken şimdilik ilk önce Trump onları çekti aldı; sonrasında da Putin. Tabloyu özetleyen bir şekilde de Putin hükümeti “harekâtı” durdurduğunu herkesten önce ilân etti.

Henüz hikâye bitmedi; ama şu çok açık. Türkiye hükümeti varlık-yokluk meselesi gibi ele alıyor bu hamlesini ama işin hazin yanı varlık iradesi artık kendi elinde değil. Rejimin kendini ne denli güvensiz, ne kadar tehdit altında hissettiği ortada. Rejim ısrarla ve ısrarla kendisine bir Stalingrad bulmaya çalışıyor. Nasıl Stalingrad, Stalin’in kaderini değiştirip muhtemel bir hezimetten döndüğü nokta olduysa; bunlar da kendilerine muhtemelen öyle bir zafer arıyorlar. Ama Rojava’daki  ‘zafer’ öyle bir ‘zafer’ değil..

İşe 450×32 kilometrelik “güvenli bölge” dayatmasıyla başlayan Türkiye bu konudaki ısrarında vazgeçmiş görüntüsünde. Siz bu vazgeçişi nasıl yorumluyorsunuz?

Vazgeçmiş derken, kimse sormadı onlara zaten vazgeçmek isteyip istemediğini. Vazgeçmek istemese ne yapacaktı? Trump zaten koşulsuz bir şekilde bir bölgeyi –üstelik askeri olarak kontrol edemediğiniz bölgeyi– vermiş size. Ve bunun birçok sebep yanında belki de en önemli nedeni Türkiye’nin ölüsünü görmek istememesiydi Trump’ın. Bu riski alamadı. Öte yandan şu çok açık ki Rusya’nın da bahsettiğiniz bölgenin hem Batısında hem Doğusunda Türkiye’nin daha fazla ilerlemesine izin vermeyecek. Herkes satranç benzetmesi yapıyor; ama şunu söylemekte fayda var. Suriye’de başkaları satranç oynuyor olabilir; ama Türkiye Cumhuriyeti en iyi ihtimalle cirit oynuyor. Akıllarından geçenlerle dünyadaki hakikât arasında büyük bir makas var.

GazeteDuvar’da kaleme aldığınız “Quo Vadis Türkiye” dizisinde Türkiye’de mevcut siyasal sistemin ‘olağanüstülükle’ meşrulaştırmaya çalıştığı görüntünün ‘korkunun krallığı’ olduğunu söylüyorsunuz. Yine ve yeniden ana muhalefet partisi statüsündeki CHP’nin savaş tezkeresine “evet” demesi bu korku krallığıyla açıklanabilir mi?

Kısmen bununla açıklanabilir. Yakın zamanda çok konuşulan hava sahasını uçuşa kapatılması ifadesi üzerinde teşbih yaparsak, Türkiye bir bütün olarak ‘siyasete kapalı kara sahası’ şu anda. Türkiye’de siyaset yapılamıyor. CHP’nin ne kadar çapsız ve köksüz siyasi oluşum olduğunu, yetenekli kadrolardan mahrum olduğunu da bir kez daha gördük. Aktörleri kazanan-kaybeden olarak nitelendirmeyi çok sevmiyorum ama CHP otomatik olarak kaybedenidir bu savaşın. Kendi çabasıyla kolay yenilen oldu doğrudan. “Sürü” tepkisi verdi. Teşbihte hata olmaz, koyun sürüsü gibi atladılar tezkere gündemine. Kocaman CHP’de iki-üç yarı çatlak ses dışında ses çıkmadı. Yapılanın içinde korku tabii ki var; ama korku kadar devletli olmak, kurucu parti olmak faktörü de var. Ve nihayetinde, başta da söylediğimiz gibi yayılmacı militarizmin bu ülkenin kurucu kodlarına uygunluğu var. Türkiye’de CHP’nin yapabileceği şeyler olabilirdi ancak kendi elleriyle hepsini berhava ettiler. Türkiye’nin mevcut hikâyesinin, dramasının sonu henüz gelmedi; CHP gibi oluşumların bu gibi tavırları ise o sonun daha hiddetli, yıkıcı olmasının önünü açıyor.

Efrîn sürecindekine benzer savaş suçları bu süreçte de söz konusuydu. O dönem dünya demokrat kamuoyu ve Kürt diasporası dışında bu savaş suçları gündem edilmedi. Ancak şu an dünya genelinde büyük bir tepki mevcut. Türk Dışişleri Bakanını bile şaşırtan uluslararası tepkiyi nasıl yorumluyorsunuz? Düğmeye basılan ve olan bir şey değil gibi çünkü…

Öncelikle “temiz savaş” diye bir şey yok, bunu unutmamak lazım. Ayrıca Türkiye’nin girdiği savaşlardaki dosyasına bakarsanız zaten bu da pek temiz değildir. Kürtlere karşı yürüttükleri savaşı bir kenara bıraksak bile Kıbrıs 1974’e bakın örneğin. Ama her şeye rağmen bu son savaşta da varsayalım ki Türkiye “tertemiz”, Cenevre Sözleşmesi’ne uygun bir savaş stratejisi ortaya koydu ve birliklerine dedi ki “Katiyen sivillere dokunmayın.” Türkiye’nin bunu sahada uygulayabilecek gücü ve imkânı yok. Çünkü ortada TSK yok. Her şey bir yana TSK gerçekten yok veyahut da ona güvenen bir rejim yok. Savaşa sürdükleri güçleri istedikleri kadar milli ordu diye satsınlar; bunların bir cihatçı koalisyonu olduklarını biliyoruz. Ve bu cihatçıların Suriye Savaşında 2011’den beri pratikleri belli. Yapmayacaksınız dediğinde, istediğinizde bile engelleyebileceğiniz bir ordu değil bu. Disiplinsiz, fanatik, kural, kaide, savaş hukuku tanımaz silahlı bir grup bu. Zaten dağınıklık, stratejisizlik, saldırganlık Türkiye’yi tarihinde olmadığı kadar yalnızlığa itti. Bunun üzerine bir de cihatçıları sahaya sürmesi yangına benzin döktü.

Yakın zamanda çokça konuşulan savaş suçları ve Türkiye’nin yargılanmasıyla ile ilgili ise şunu söyleyebilirim: Dünyada bu gibi savaş suçları mahkemeleri yenilenler içindir ve bu yargılamalar hemen olmaz. Daha da spesifik olarak söylersem bu mahkemeler Avrupa’nın, Amerika’nın veya Nato’nun düşmanları içindir. Bununla beraber bir noktanın altını çizmek istiyorum. Amerikan hükümetinin yetkililerinin, bir NATO üyesi ülkeye, savaş ilân etmediği bir ülkeye “Siz savaş suçları işliyorsunuz,” demesi belki de tarihte bir ilktir. Bugün bir sonucu olmayabilir; ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslararası ilişkilerde küme düştü diyebiliriz. Artık sözüne güvenilir, itibar sahibi, yani ‘medeni dünyanın’ bir parçası olarak görünmüyor. Ve savaş sırasında işlenen suçların siyasi faturası zaten ortaya çıktı, gelecekte uluslararası yargı konusu olması ise artık şaşırtıcı olmaz.

Türkiye’nin şansı sanki Trump’tı…

Şans diye bir şey tarihte var tabii ki ve önemli. Ancak aşırı yapısalcı düşünen biri belki şansı mecburiyet olarak görür; ama tarih sizin hesap edemediğiniz, öngöremediğiniz gelişmelerin nasıl bütün hikâyeyi kökten değiştirdiğinin örnekleriyle doludur. Ankara’nın Şansı neydi? Amerika’da Trump gibi bir başkanın olması. Amerikan iç siyasetini biraz takip eden herkes bu söylediğime katılacaktır. Bence Türkiye hükümeti şunun için de bir hutbe okutabilir: Trump sakın azledilmesin, seçim olursa da sakın ha demokratlar seçilmesin. İyi bir hutbe konusu olur bu. İkinci şansı ise Amerikan siyasetinin kendi içinde bir kaos yaşaması ve bundan çıkamaması.

Yarın: Etnik temizlik ve soykırım meselesi

Yazarın diğer yazıları

    None Found