Âşık Zamani’den Hozan Zamanî’ye

Yılmaz Güney’i anlatan bir şiir yazdım. Şiiri yazılı olarak Yılmaz Güney’e gönderdik. O da beğendi ve müziğini yaptım. Okuduğum her yerde defalarca tekrarlatıyorlardı. Bu türkü yayıldıkça yayıldı. Tüm plakçılarda Âşık Zamanî’nin “Yılmaz Yılmaz” plağı soruluyordu. Halbuki daha plak yapılmamıştı. Plak çıktıktan sonra plakçının önünde 300 metre kuyruk oluşmuştu. Bir günde 100 bini aşan bir satış olmuştu. Plak 3 ay sonra toplatıldı.

Murat MANG

Bir okulun bodrum katındaki çalışma atölyesinin kapısında tozlu, kırmızı iş tulumu ile karşılıyor bizi ak saçlı Hozan Zamanî. Şaşırmadım desem yalan olur. Herhalde harç, kürek işi ile uğraşıyor diye düşündüm. İçeri girdiğimde duvarda duran tozlu bağlamalar, eski raflar, iş malzemeleri ve sigara dumanı ile nefesleri kesen bir bağlama atölyesinde buluyoruz kendimizi. “Sigara paramı bağlama yaparak, tamir yaparak çıkarıyorum” diyor Dersimli 71 yaşındaki Hozan Zamanî.

Hemen kahve yapıyor sohbeti koyulaştırmak için yıllara meydan okuyan elleri ile… Sohbete başlayalım dediğimde; Server Tanilli’nin “Ben özgür bir insanım ama önüme mikrofon koyulduğu zaman özgürlüğüm bitiyor” sözünü hatırlatıp, sigarasını yakarak başlıyor sorularımızı cevaplamaya…

“Eğer tarih doğruysa 1948’de Dersim’in Ovacık kazasının Kürtçe ismi ile Dêrikê Semikan, Türkçe adı ile Kuşluca Köyünde doğdum” diyen Hozan Zamanî’nin hikayesini kendisinden dinledik.

Âşık mı, hozan mı diyelim size?

Eskiden 1970’lerden önce, ozanlara âşık denirdi. Modern çağ başladıktan sonra bu kez ozan denmeye başlandı. Anladığım kadarı ile Hozan Kürtçeden gelme bir kelimedir. “Ho’ bilim demek, “zan” ise bilimi bilmek anlamına geliyor. Yani bilimi bilmek anlamı çıkıyor. Şimdi kimse âşık demiyor.

Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz?

Ben artık ozan oldum. Kimisi âşık kimisi ozan diyor. Kürtler ise hozan diyor.

O zaman biz de hozan diyelim size.

Zamanî gerçek adınız mı?

Hiçbir Hozan’ın gerçek adı yoktur. Genelde “î” harfi ile biten isimlerin hepsi takma isimdir. Gerçek adım Hüseyin Akyıldız’dır.

Bu ismi nasıl aldınız?

Ben 1967-1968 yıllarında İstanbul’a kaçmıştım. O zamanlar 15-16 yaşlarındaydım ve bir avukatın yanında çalışıyordum. Öğrenmem için önüme bir daktilo koymuştu. Daktilo ile arada bir de şiir yazıyordum. Birgün yazdığım şiirde “zaman” kelimesi geçiyordu. “Zaman” kelimesini farkında olmadan “Zamanî” diye yazmışım. Kendi kendime “Ulan bu da benim ismim olsun” dedim. O günden sonra Zamanî ismi ile tanındım.

Çalıştığım büronun alt katında plakçılar vardı. Oraya iner plaklara bakardım. Orada Dedefom plak şirketi vardı. Sahibi Ermeni’ydi. Bir gün cesaretimi toplayarak içeri girmiş ve “Ben saz çalıyorum. Türkü okuyorum. Bana plak yapar mısın?” diye sormuştum. O zamanlar Mahzuni’nin, Ali’nin türküleri rekor kırıyordu. Ben de sosyal türküler söylemekten yanaydım. Plakçı bana “Alevi türkülerin varsa plak yaparım” dedi. Ben de o dönem 3-4 tane Alevilikle ilgili dörtlü bir plak yaptım. Sene 1968’di. O günden sonra da Âşık Zamanî oldum.

1974’e, meşhur “Yılmaz Yılmaz” plağıma kadar adım hep Âşık Zamanî idi. 1975-76’larda kasetler çıktıktan sonra ise Ozan Zamanî oldu.

Almanya’ya gelişiniz nasıl oldu?

1974 yılında, Yılmaz Yılmaz isimli plağım nedeniyle hakkımda çok sayıda dava açılmıştı. Plak zaten çıktıktan 3 ay sonra toplatıldı. Katıldığım her konser hakkında da dava açılıyordu; Trabzon, Aydın, Malatya, Erzincan, Erzurum, Kocaeli vs. İlk yargılandığım mahkemede serbest bırakıldım. Şansım vardı ki savcı Ovacık’ta görev yapmıştı. Tanıdık çıkmıştı. Beni tutuklamadı. 1974 Ağustos ayında Şahturna beni arayarak “Gel, Almanya’ya gidiyoruz” demişti. Ben de Ovacık Emniyeti’nden “yurtdışına çıkabilir” kağıdı alıp İstanbul’a gittim.

Bu arada benim çalıştığım plakçı şirketi polis tarafından basılmış, beni arıyorlarmış. Çünkü hakkımda kesinleşmiş ceza varmış. Hemen avukatıma gittim. Avukat bana “İzmit’te kesinleşmiş 2 yıl cezan var. 100 gün de Çankırı’ya sürgünün var. Hemen bu gece yurtdışına çıkman lazım yoksa tutuklanacaksın” demişti.  Herkes beni Ozan Zamanî olarak biliyordu, gerçek adımı bilmiyordu. Bu nedenle yurtdışına çıkışta zorluk yaşamadım. 1974’ün Eylül ayında Mehmet Koç, Abuzer Karakoç ve ben bir gece Bulgaristan sınırını geçtik. Ardından Avrupa’da konserlere katıldım. Almanya’da 3-4 sene kaçak kaldım. Sonunda Alman polisi de beni aramaya başladı. Ben de iltica etmek zorunda kaldım.

Hakkınızda dava açılmasına ve sürgüne çıkmanıza neden olan meşhur “Yılmaz Yılmaz” türküsünün  hikayesi nedir? Neden bu kadar tehlikeli görüldü?

O zaman Yılmaz Güney, Selimiye’de tutukluydu. İsmet İnönü yeni ölmüştü. Sene 1973 olması lazım. Ben öğrenci değildim ama üç öğrenci ile birlikte kalıyordum. Birisi Süleyman Yağız’dı sonradan CHP’den milletvekili oldu. Diğeri Maraşlı Ali Rüzgar’dı.  Bana dediler ki Yılmaz Güney üzerine bir parça yapsana? Ben de oturdum hem genelleme hem de Yılmaz Güney’i anlatan bir şiir yazdım. Bir arkadaşımızın abisi de Yılmaz Güney’in yanında tutukluydu. Şiiri yazılı olarak Yılmaz Güney’e gönderdik. O da beğendi ve onayladıktan sonra müziğini yaptım. Arada bir düğünlere de gidiyordum. Okuduğum her yerde defalarca tekrarlatıyorlardı. Bu türkü yayıldıkça yayıldı. Tüm plakçılarda Âşık Zamanî’nin Yılmaz Yılmaz plağı soruluyordu. Halbuki daha plak yapılmamıştı. Neyse stüdyoya girip plağı yaptık. Plak çıktıktan sonra plakçının önünde 300 metre kuyruk oluşmuştu. Bir günde 100 bini aşan bir satış olmuştu. Ama bana düşen 250 lira oldu. Plak 3 ay sonra toplatıldı.

Toplatma gerekçesi neydi?

Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, devletin suçlu saydığı kişileri övmek. Suçlu kişi de Yılmaz Güney’di.

Aradan geçen yıllar tarzınızı etkiledi mi?

Âşık Zamanî ilk dönemlerde çevreyle ilgili, gelinlerle, kızlarla ilgili türküler söylerdi. İstanbul’a geldikten sonra sosyalizmle tanışınca, çevremde üniversiteli gençlerin de etkisi ile bilinç olarak değişmeye başladım. 1974’den sonra artık gönül türküsü söylemedim. Bugüne kadar hep sosyal içerikli başkaldırı türküleri, devrim türküleri söyledim.

Avrupa’da da bu geleneği devam ettirebildiniz mi?

Avrupa’ya ilk geldiğimde Kürt örgütlenmesi yoktu. Burada iki anekdot anlatmak isterim. Braunschweig’de Dev-Yol beni bir konsere çağırmıştı. 500-600 kişi vardı. Ben sahnedeyken cılız bir sesle “Bijî Kurdistan” diye slogan atıldı. Ben de kitleye “Bir ses geliyor ama duyamıyorum.

Biraz daha yüksek sesle söyleyin” deyince, gençler seslerini biraz daha yükselttiler. Ben yine “hayır olmadı, duymuyorum” deyince bunlar daha yüksek sesle “Bijî Kurdistan” diye bağırdı.  O zaman mümkün değildi Türk solu içinde “Kürdistan” demek. Ben de sahnede Kürt sorununu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olduğunu anlatmaya başladım. Herkesin slogan atan iki gence baktığını fark etiğim için “O iki gence kimse dokunmasın. Tartışıyorsanız gelin benimle tartısın” diye ekledim. O gençlerden biri tiyatrocu Amele idi.

Var mı buna benzer başka anılarınız?

1986’da Kürt hareketi Stuttgart’da ilk Newroz kutlamasını yapıyordu. O zamanki Apocular deniyordu. Ben de koridorda sıramı beklerken, Halkın Kurtuluşu’ndan birisi bana “Yazıklar olsun sen de mi Apocu oldun?” demişti. O an ona cevap vermedim ama sahneye çıktığımda cevabımı verdim.

Şöyle demiştim: “Ben Filistin’i savunduğumda kimse bana Filistincisin demedi. Vietnam’ı savunduğumda kimse bana Vietnamcısın demedi. Ben şimdi kendi halkımın gecesine gelmişim bana ‘yazıklar olsun’ diyorlar. Bundan sonra Apocuyum artık. Buradayım.” O dönem birçok Newroz kutlamasına katılıyorduk. Fazla sanatçı yoktu. Zozan, Serdar ve ben vardım. Sonradan Şehit Sefkan ile tanışmıştım. Münster’de üniversitede okuyordu. Bana hiç unutmuyorum şöyle demişti: “Kendi halkın için söylemiyorsan o sazını kır.”

Ailenizde Hozanlık geleneğini sürdüren var mı?

Annemin dedesi saz çalıyormuş. Abim hem saz çalıyordu hem de yapıyordu. Sonra bana geçti. 10 yaşımda saz çalmaya, 12 yaşımda şiir yazmaya başladım. İlk türkümü Ovacık üzerine yazmıştım. Bir oğlum, iki kızım var ama saz çalmıyorlar. Kızlar küçükken iki saz yapıp ellerine verdim. Berivan ilk tarifte çaldı. Newroz birkaç deneme sonra çalamayınca sazı yere vurdu. Bir daha da ellerine almadılar.  Oğlum hiç ilgilenmedi. Ben bu durumumu tıpki Napolyon Bonapart’ın durumuna benzetiyorum. Napolyon bir ayakkabıcının oğluymuş. Bütün asilzadeler bir gün toplanıyor babalarının ünvanları ile kendilerini tanıtırken sıra Napolyon’a geliyor. Napolyon “Benim adım Napolyon Bonapart. Benim aslım benle başlar.”

Hozan Zamanî de benle başladı, herhalde benimle bitecek. Ozanlık bitmez ama benim sülalemde yok.

Bu sizi üzüyor mu?

Hayır. Onlar da kendi çağlarının insanları. Saz çalmalarını isterdim ama olmadı. Zorla bir şey olmuyor.

Üretimlerinizi Avrupa’da da sürdürebildiniz mi?

Türkiye’de 8 tane plak yapmıştım. Sonra türkülerim tehlikeleri görüldüğü için hiçbir şirket bana yanaşmadı. Avrupa’da 5 kaset yaptım. Sonra ekonomik gücüm yetmedi. Sağolsun Hüner-Kom da yanaşmadı. Yazdığım şiirleri başka sanatçılar okudu. Mesela benim Apê Musa için yazdığım türküyü Diyar okudu. Bremen’de parti gecesine giderken otobüste sessizce kendi içimde şiiri yazıp bestesini yaptım. Oraya gittiğimde bir kez prova yaparak sahnede okudum. Herkes sanki önceden biliyormuş gibi birlikte okumaya başlamıştı.

Halen şiir yazıyor musunuz?

Yazıyorum. Ben şiirlerimi genellikle yaz aylarında yazıyorum. Neden derseniz? Ben oturarak şiir yazamıyorum. Yürüyerek yazıyorum. Düşünceme kaydediyorum. Yürüyüş mesafem bittiğinde eve varır varmaz kağıda döküyorum. Oturarak düşünüp şiir yazmak zor geliyor bana.

Peki Âşıklık ya da Hozanlık öğrenilecek bir şey mi? Âşıkların, Hozanların bu gücünün kaynağı nedir?

Birisi bana sormuştu; şiir nasıl yazılır? Âşık nasıl olunur? Şu cevabı vermiştim: İkimiz bir dağdayız önümüzde ırmak, ova, hayvanlar yayılmış. Bu manzaraya bakarak kelimeleri bir araya getirip sanatsal bir motif ortaya çıkarırsan ozansın. Yani doğada, toplumda ne varsa alırsın işleyip tekrar topluma sunarsın. Âşıklık budur. Yani bir heykeltıraş taşı alıyor, işliyor onu sanata dönüştürüyor. Ozanlar konuşulan dili yan yana dizerek kelimeleri bir sanata dönüştürür. Doğada, toplumda her şey vardır. Hayal gücü de önemlidir. Benim gerilla üzerine bir kaç türküm var. Ben gerillaya gitmedim. Ama onların yaşam biçimini öğrenerek hayal gücümle yazdım.

Günümüzde âşıklık, ozanlık geleneğinin bittiğini söyleyebilir miyiz?

Gelenek bitmez. Toplumlar var olduğu müddetçe, sanat da olacaktır, ozan da olacaktır. Bitmez.

Aynı zamanda saz da yapıyorsunuz? Bu mesleği nasıl öğrendiniz?

Dedem yapıyormuş. Köyde abim yapardı, ben de ondan öğrendim. Köydeyken ben de yapardım. Sonrasında Almanya’da devam ettim. Hem tamir hem de yeni saz yapabiliyorum. Sigara paramı çıkarıyorum. Öyle günlük müşterinin girip çıktığı bir dükkan değil tabii ki. Siparişe göre, arkadaş ve dostların istekleri üzerine yapıyorum. Almanya’da ilk kısa saplı bağlamayı 1978’de ben icat ettim. Emekçi de bilir, Şahturna da bilir. Birçok ozan arkadaş da bilir. Sazlar uzundu kelepçe takıyorlardı.

Bildiğimiz kadarıyla ülkeye gidemiyorsunuz. Özlem var mı?

Maalesef gidemiyorum. 45 senedir Avrupa’dayım. Hiç buralı olmadım. Bir saniye dahi buralı olamadım. Rüyalarımı bile ülkem ile ilgili görüyorum. En son Bolu’da 10 yıllık kesinleşmiş cezam olduğunu öğrendim. Bu koşullarda zaten ülkeye gitmenin imkanı görülmüyor. Ufak bir paylaşım yapan tutuklanıyor.

Zamanî’yi Zamanî yapan ne oldu?

Her ozanın bir hit parçası vardır. Benimkisi “Yılmaz Yılmaz” parçası oldu. Onunla tanındım. 24 saatte Türkiye’nin her yerine yayılmıştı. Yılmaz Güney’in de etkisi vardı. Gençlik olduğu müddetçe, kavga olduğu müddetçe “Yılmaz Yılmaz” türküsü hep söylenecek. Tüm gençliği yani Kürt, Türk tüm insanları etkileyen bir türküdür.

Sizin Âşık Veysel’e yönelik eleştirilerinizin kaynağı nedir?

Beni entellektüel çevre ile Âşık Veysel’i eleştirmemden dolayı, gençler de Yılmaz Yılmaz’dan dolayı tanıdı. Henüz Yılmaz Yılmaz plağım çıkmadan Âşık Veysel öldü. Bütün sağcı ozanlar Gülhane Parkı’nda Âşık Veysel’in dikileceği heykeli için davet edilmişti. Solcu ozanlardan kimseyi çağırmadılar. O zamanlar Yeni Ortam gazetesi çıkıyordu. Öğrenci iken birlikte kaldığım Süleyman Yağız bu gazetede muhabirlik yapıyordu. Süleyman sonradan “neden törene gelmedin?” diye sorduğunda “Kimse davet etmedi ki geleyim. Hem gelseydim orada dayak yiyecektim” dedim. “Neden’ dediğinde, Âşık Veysel’i eleştirdiğimi söylemiş ve şu şiirimi okumuştum.

Çok dokundu mızrak ile tellere

Bozuk perdeleri görmedi Veysel

Ağıt yaktık bülbül ile güllere

Dikene ellini sürmedi Veysel

Ağlayıp sızladı derdini döktü

Vurdular başına boynunu büktü

Çobandı ağanın koyununu güttü

Ver benim hakkımı demedi Veysel

Balta sapı için çattı hırsıza

Dur demedi sömürücü arsıza

Vatandaş muhtaçken ekmeğe tuza

Bunun hesabını sormadı Veysel

Der Zamanî Veysel büyük ozandı

Halkın değil kendi derdini yazandı

Sözü hançer iken kaçıp saklandı

Zalimin başına vurmadı Veysel

Bu şiirim Yeni Ortam gazetesinde yayınlanınca ortalık bir birine girdi. En son Halk Bilimi dergisini çıkaran Cahit Öztelli bu şiiri dergisine kapak yaparak “Benim Zamanî’den hariç söyleyecek bir sözüm yoktur Veysel hakkında” dedi. Yine Asım Bezirci kendi kitabının kapağına koymuştu. Mehmet Bayrak bu şiiri kitaplarında yazdı. Dediğim gibi entelektüel çevre Âşık Veysel’i eleştirmemle, gençler de Yılmaz Yılmaz ile tanıdı beni.

Yazarın diğer yazıları

    None Found