Âşıklık geleneği sürüyor

Aşık olmakla âşıklık bazen birbirine karıştırılıyor. Âşık, bir görev insanıdır. Sorumlulukları vardır. Dostu ve düşmanı vardır. Âşık, yaşadığı ortamı gönül gözüyle görür. En önemlisi de tarafsız değildir, olamaz. Tarafı halkının, ezilenin yanıdır. Bunu şiirine, sazına yansıtır. Halka açar. Zalimin karşısında durur.

Âşıklık bir gelenek midir? Yoksa sosyal bir olgu mudur? Zaman zaman tartışıldığında ben de tanık olmuşumdur. Gelenekler süreç içinde zayıflar ve giderek yok olur. Buna bir zaman biçmek de mümkün olmuyor.

Âşıklığın sosyal bir olgu olduğu daha mantıklı. Âşıklık, sosyal eşitsizlik var oldukça, ayrılık ve hasret var oldukça, aşk var oldukça da var olmaya devam edecektir. Hepsi bitse de aşk bitmez. Aşk ile şehvet birbirinin aynısı değildir. Aşk’ın binbir türlü hali vardır. Aşk insana mahsustur. Dar kalıplara sığmaz. Hatta kalıpları parçalar ama asla saygısız olmaz.

“Hallaç olup taşlandılar hak ruhunu tadanlar

Zalm elinden savruldular riyakarlar nadanlar

Aşk’ı şehvete boğduran ümmi nebi misali

Zulm ile serdar oldular nefse biat edenler”

              Feryad û İsyan’dan, Ozan Emekçi

Şehvet ise kabadır, saygısızdır, an’lıktır. Şehvette erdem bulunmaz. Şehvet satın alınır. Aşk alınmaz ve satılmaz. Aşkın pazarı yoktur.

“Bir yaralı bülbül ayrılsa gülden

Aşk halin bilenler doğru söylesin

Bazan sahralarda ıssız çöllerde

Yad ellerle nasıl gönül eylesin

Zulumette kaldım karardı ışık

Dedim yare gidem yollar dolaşık

Kavuşma imkanın kaybeden aşık

Ayrılık günlerin sayıp neylesin”

                                          Perişan Güzel

Aşık olmakla âşıklık bazen birbirine karıştırılıyor. Âşık, bir görev insanıdır. Sorumlulukları vardır. Dostu ve düşmanı vardır. Âşık, yaşadığı ortamı gönül gözüyle görür. En önemlisi de tarafsız değildir, olamaz. Tarafı halkının, ezilenin yanıdır. Bunu şiirine, sazına yansıtır. Halka açar. Zalimin karşısında durur. Örgütleyicidir. Sosyal hayat ona bu görevi yüklemiştir.

Sevgiliye bağlanmak, baktığı her yerde onu görmek, dünyaya ona yorumlamak âşık olma halidir. Âşık olmak olgunlaştırır. Sabra zaman biçmez, hoşgörüsü derinleşir.

”Kaşın mihrabımdır, kâbem yüzündür

Söylerim çıktıkça avazım benim

Benim kıblegâhım iki gözündür

Her vakit sanadır niyazım benim”

                                                 İbreti

Âşıklık ayrı, ozanlık ayrı mıdır? Bence değildir. İkisi de aynı işi yapar. Bazıları âşıklığı ve ozanlığı iki ayrı olgu imiş gibi yorumlar. Hatta âşıklığı köylülüğe yükleyip, ozanlığı şehre mal ederler. Bu çok yanlıştır.

Âşık İhsani, Âşık Mahzuni, Temeli, Zamani, İbreti, Nesimi Çimen, Âşık Daimi olarak anılmışlardır. Benim de ilk kasetimde ve plaklarımda Âşık Emekçi yazar. Tanınmış Ressam Balaban, Nazım Hikmet ile ilgili, cezaevi ile ilgili anlatılarında; Nazım’a Âşık Baba diye hitap ettiğini söyler. Nazım’ın çok anlamlı dörtlükleri de vardır:

     ”Kapıları çalan benim

  Kapıları birer birer

  Gözünüze görünemem

  Göze görünmez ölüler”

                                               Nazım

”Yazacağım bu can tende

Durana dek yazacağım

Eşitsizlik zincirini

Kırana dek yazacağım”

                                                   İhsani

 ”Üç jandarma bir karakol

  Yumurtası tavuğu bol

  Ne okul var ne düzgün yol

  Köyüm köyüm dertli köyüm”

                                          Mahzuni

Nadiren de olsa bazı etkinliklerin afişlerinde Âşık Emekçi yazıyorlar. Ben bundan çok mutlu oluyorum.

Bir de Âşık Veysel var. Devletin allayıp pullayıp halka dayattığı Veysel. Dişe dokunur bir iki şiiri dışında, halka verdiği hiçbir şey yoktur. Alevi olduğu söylenir ama kendisi Alevi olduğunu şiirlerinde dillendirmedi. Bir yerde sömürülen varsa, sömüren de vardır. Veysel, sosyal hayatın bir yönüyle dışında, bir yönüyle ezenin yanında yer aldı. Katı bir Atatürkçü idi. Böyle bir Atatürkçü Kürde dost olamazdı. Zaten Veysel olmadı da.

”Şeyh Said de yüzün tuttu isyana

Milletini hor baktırdı vatana

Fakir fukarayı boyadı kana

Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan

Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye

Başında sarığı değir mi diye

Tarttılar şeyhleri ağır mı diye

Haberin doğrulttan urganımızdan”

                                                      Âşık Veysel

Veysel’in gerçeği budur. Çocukları, torunları MHP’de boy gösteriyor. Veysel hem devletten, hem İş Bankası’ndan maaş alıyordu. Veysel öldüğünde gazeteler, radyolar ve televizyon bağırıyordu, ”Âşıklık geleneğinin son halkası Âşık Veysel öldü!” Devlet Âşık Veysel’le ”son bulan” âşıklığı bitirmek, yetişebilecek genç ve dinamik ozanların şevkini kırmak istiyordu. Ama hedefine ulaşamadı.

Devletin bu çağdışı girişimine halkın ozanları sessiz kalmadılar. Âşık İhsani’ye sordular: ”Âşık Veysel öldü, ne diyorsunuz?” El cevap: ”Bizde doğdu, onlarda öldü!” Burada biz derken halkı, onlar derken devleti kastediyordu. (Yeni Ortam, Vatan Gazetesi 1976)

Âşık Zamani de şöyle yorumladı Veysel’i:

”Çok dokundu mızrap ile tellere

Bozuk perdeleri görmedi Veysel

Ağıt yaktı bülbül ile güllere

Dikene elini sürmedi Veysel

Balta sapı için çattı hırsıza

Dur demedi sömürene arsıza

Vatandaş muhtaçken ekmeğe tuza

Bunun hesabını sormadı Veysel”

Ciddi bir taşlama ustası Maksudi (Osman Dağlı) Veysel’i konu edinen şiirinde, Veysel’in ölümü ile halk ozanlığını bitirmeyi hayal eden devlete şöyle sesleniyordu:

”Veysel öldü halk ozanı kalmadı

Diyenlere şunu sormadan gitti

Veysel öldü halkı için ölmedi

Halktan aldığını vermeden gitti

Çok severdi yağmaların aşını

İhmal eylemedi çift maaşını

Pir Sultan halk için verdi başını

Veysel tırnağını vermeden gitti

Gerçek halk ozanı tanımaz engel

Daim kuvvetliden yanaydı Veysel

İşte ondan kalan beton bir heykel

Tarihe damgasın vurmadan gitti

Osman Dağlım eğer sorsalar bana

Veysel saz çalmadı halkından yana

Ozan boyun eğmez dara zindana

Veysel nezareti görmeden gitti”

Gözleri ama’dır diye zaaflar, hoş karşılanmaz. TC’de boş bulduğu yerlere onun heykelini boşu boşuna dikmiyor. Pir Sultan anmasına giden (Sivas Madımak) sanatçı, yazar ve gençleri yakan bu devlet, Veysel’i baş tacı ediyor. Neden? Şah Turna’nın da gözleri ama’dır. Ama eserleri sisteme karşıdır. Önemli ve kalıcı olan gönül gözüyle görmektir. Mehmet Erdoğmuş da ama idi, iyi bir antifaşist idi. Halk âşıkları genellikle ellerinde bağlamalarıyla eserlerini icra ederler. Onları yaratan, onlara yazdıran sosyal hayatın kendisidir. Bağlama demişken biraz açmak gerekiyor.

Bağlama deyip geçmeyin.

Bağlama bir müzik aleti olmaktan çok fazlasıdır. İşlevi tarihsel ve kıymetlidir. Bağlama bir inancın olmazsa olması, Aleviliğin mihenk taşıdır. Yüzlece müzik enstrümanı vardır, ama Semah bağlama ile güzelleşiyor. Semahta bağlamanın tınısını başka bir müzik aracında bulamıyoruz. Alevilerin kulakları bağlama tınısına alışkındır.

Başka araçlarla da semah çalabilirsiniz ancak bağlamadan aldığınız tadı alamazsınız. Bağlama ile Aleviler öylesine bütünleşmiştir ki, elinde bağlama olana Alevi denirdi. Ve elinde bağlama olanlar yuhalanırdı. Özünden yuhalanan Alevilikti. Bağnazlık şimdilerde aşılmış gibi gözükse de hala etkisi yok olmamıştır.

Bağlama Avrupa’da resmen tanınmıyor. Üniversitelerde kürsüsü yok, standartları bilinmiyor. Bu konuda bilimsel bir açılım da görülmedi bugüne kadar.

Arif Sağ bağlamanın saygınlık kazanmasında ciddi bir rol oynadı. Yuhalanan, aşığılanan bağlama yılda yüzbinlerce tüketiliyor. Ama uluslararası enstrüman arenasında yerini alamadı.

Eline bağlama alıp da Pir Sultan’ı seslendirmeyen yok gibidir. Pir Sultan’ı yad eden mutlaka Hızır Paşa’yı tiksinerek de olsa hatırlar, nefretini dile getirir. Ve yaşayan Hızır Paşalar gelir aklına. Kendiliğinden bir örgütlenme başlar. Duygu birlikteliği doğar. Köylerde hangi evde bağlama varsa, orası bir araya gelip saz çalıp, deyiş okuma mekanı olurdu. Bu yönüyle de Bağlama örgütçü bir enstrümandır.

Her eline saz alan da âşık değildir, tabii ki şiiri olmalıdır. Yaşadığı ortamın tanığı olmalıdır. Çağını kendinden sonra gelenlere iyi aktarmalıdır. Her ozanın saz çalması da şart değildir. Şiiri varsa ozandır. Âşıklar genellikle dörtlüklü şiir yazarlar. Dörtlüklü şiirler genellikle 8 heceli veya 11 heceli olur. Yaygın olmasa da 7’lik ve 16’lık olanları da vardır. Serbest türde yazan ünlü ozanlarımız da var, her iki tarzı da yazan ozanlarımız da… 21. dönem milletvekili Süleyman Yağız’ın ”Direnen Saz, Direnen Söz” adlı çalışması ozanlık, âşıklık, ve ”ölçülü-uyaklı” halk şiiri hakkında hatırı sayılır bilgiler veriyor. (1977)

Dörtlüklü şiir’in kaideleri vardır. Hece ve kafiye kuralına uygun olmalıdır. Halk şiirinde Ayak veya Uyak diye tabir edilen kurala uymayan şiirler eksik doğar, kalıcı da olamıyor. Eğer kafiyeler uygun değilse Uyak-Ayak şaşıyorsa kulağı tırmalıyor.

Halk içinde şöyle bir yanlış algı var. ”Rüyasında ak sakallı biri sırtında şelpe vurmuş” vurmuş da âşık olmuş. Bu algı insanı gerçekliğinden koparan bir algıdır. İnsan sevmeden, sevilmeden aşk şiiri yazabilir mi? Gurbeti yaşamayan, sılaya hasret şiiri yazabilir mi? Bilirleyici olan hayattır.

”Duman çöktü göremedim yolumu

Kim soldurdu benim gonca gülümü

Ne güç olur bu gurbetin ölümü

Yol ver ecel, ben sıla’ma varayım”

                Karacaoğlan

”Sahile gönderdim gönül kuşumu

sayırıp gidiyor dağlar başını

Mihri gibi gözlerimin yaşını

dökeyim de eğleneyim bir zaman”

                          Pir Sultan

Halk Şiir’inde mahlas son dörtlükte yer alır. Mahlas şairin şiirinde kullandığı adıdır. Asıl adla yazanlarımız da var, mahlas ile yazanlar da… Ancak anlamakta zorlandığım Ali Ekber Çiçek adlı yorumcunun Sıtkı Baba’nın kamuoyunda ”Haydar Haydar” olarak bilinen eserinin son dörtlük olarak okunması gereken dörtlüğü ilk başta okumasıdır. Sevilen bir eser ve Sıtkı Baba’ya aittir. Deyiş okuyan kimi yorumculara da âşık veya ozan diyenler de var. Bu çok yanlış. Kendine ait bir eseri bile yoksa ona ozan diyemeyiz. Dersek ozanlığa haksızlık olur.

Âşıktan beklenen, sözünü esirgememesidir, dik durmasıdır. Sisteme yağcılık, yalakalık yaparak iyi şiir yazsanız da ozan olamazsınız. Pir Sultan kültürü bunu reddeder. İlke, mazlumun yanında, zalimin karşısında durmaktır.

Bir zamanlar her yıl Konya’da, Konya Âşıklar Bayramı yapılırdı. Genellikle Kars, Erzurum ve sağ görüşlü ‘âşık’lar rağbet ederdi. Adına atışma dedikleri bir uygulamaları vardı. Ortaya bir ‘Ayak’a uygun olarak irticalen dörtlük üretecekler. Bazen birbirlerini aşağıladıkları da oluyordu. Bir nevi horoz dövüşünü andıran bu çirkin uygulama giderek zayıfladı. Şimdiler e seyrek olarak bazı yöresel Tv kanallarında rastlıyorum.

Âşıklıkta böyle bir uygulama yoktur. Ozan, böylesi insanı küçük düşürücü bir duruma tenezzül etmez. Buna öncülük eden kurumlar niyetleri ne olursa olsun ozanlığı ayağa düşürmüş olurlar. Bu bize yakışmaz.

Maraş’ta ozanlık (âşıklık) etkindir, niteliklidir. Pazarcık’ta Kul Ahmet, Turabi, Meftuni ilk akla gelenler. Üçü de hakka yürüdü. Ahmet Dümrül, Ali Maksudi, Fidan Çolak, Mustafa Sakız gibi ozanlarımız yaşıyor, güzel yazıyorlar. Hüdai Göksun’ludur. Aslen Koçgiri Kürtlerindendir. Usta bir şairdir. Şiirlerinden halk şiirinin bütün öğeleri bulunur. En çok seslendirilen eseri şudur.

”Bütün evren semah döner

Aşkından güneşler yanar

Aslına ermektir hüner

Beş vakitle avunmayız

Canan bizim canımızdır

Teni bizim tenimizdir

Sevgi bizim dinimizdir

Başka dine inanmayız”

                  Âşık Hüdai

Afşin ve Elbistan biraz daha verimlidir. Mahzuni, Osman Dağlı, Vicdani (Hakka yürüdüler). Her üçü de siyasal kimlik sahibidir. Sol yelpazede yer alıyorlardı. Üçü de oda kültüründen yetişmişti.

Bizim oralarda oda kültürü oldukça içerikli olurdu. Fizikten coğrafyaya kadar herşey konuşulurdu. Özellikle felsefe ağır bir yer tutardı. Çocukluğum bu oda’larda kulak misafiri olarak geçti. Köyüm Kaşanlı çok sayıda ozan yetiştirmiştir. Bazıları şunlardır: Perişan Güzel, Meçhuli, Vicdani, İsmail İpek, Mehmet İpek, Perişan Ali, Devrimi…

Başka bir yazıda Kaşanlı’yı daha kapsamlı anlatmak umuduyla.

Yazarın diğer yazıları

    None Found