Âşıklık geleneği

Yaklaşık 4500 yıllık süreçte; insanların “her zaman, her yerde, her tarzda ve her biçimde şiir söylediklerini ve destanlar yarattıklarını” rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Bu bağlamda âşıkların, ozanların ve dengbêjlerin şiir yazmaktan çok şiir söylediklerini vurgulamalıyız.

 Cumhuriyet döneminde de uzun süre Kürt edebiyatının yanı sıra Alevi edebiyatı yasaklı durumdaydı. Şark Islahat Planı (1925) ve bunu açımlayan 1930 tarihli “etnik ve dinsel arındırma”ya dayalı genelge ile Alevi edebiyatı da yasak kapsamına alınıyor ve Aleviler’in “Telli Kur’an” dedikleri müzik enstrümanları yasaklanıyordu.

Mehmet BAYRAK

İnsanlık tarihi boyunca herhalde şiir hep vardı ve insanlar öncelikle “şiir söyleyerek” bu geleneği başlattılar; zamanla önce resimle, yazının icadından sonraysa “sesin işaretlenmesi” anlamına gelen yazıyla duygu ve düşüncelerini bilince çıkararak bugünlere geldiler. Bundan dolayıdır ki, Kürdistan ve Anadolu topluluklarının sözcüleri olan halk ozanları, şairler ve âşıklar binlerce yıl şiirsel anlatımın besteli tarzı olan kılam, stran ve türkülerle bu geleneği yaşatarak, günümüze taşımışlar.

En eski edebiyat türünün şiir olduğu, düz anlatı yani nesir türünün ise çok sonra ortaya çıktığı genellikle kabul gören bir düşüncedir. Eski insan topluluklarının en yakın devamı olarak kabul edilen kırsal kesim insanının; tüm düşüncelerini dörtlük gibi kısa, destan gibi uzun şiirlerle ifade ederken düz yazılı anlatımda duraklamaları buna kanıt olarak gösterilir.

Bu anlamda Prof. Kemal Karpat’ın; “Bizim üç çeşit tarihimiz vardır: Biri (resmi tarih), biri (Avrupalılar’ın yazdığı tarih) ki bu ikisi de şüphelidir. Bir de (halkın zihninde kalmış tarih) vardır. İşte (hakiki tarih) odur, nesilden nesile geçen odur” belirlemesi bir gerçeğin ifadesidir.

Öyle ki, gerek doğaçlama söyleyeni ve yazarı belli gerekse anonimleşmiş bu şiirsel ürünlerden bir bölümü, ciltlerle kitabın anlatamayacağı yalınlıkta bir dörtlükle bu gerçeği ortaya koymuş. Söz gelimi hangi manzum ya da mensur Osmanlı tarihi, Osmanlı toplumunu şu gerçeklikte anlatabilir?

“Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekende yok, biçende yok

Yiyende ortak Osmanlı.”

Bu nedenle en azından Sümerlerden bu yana yaklaşık 4500 yıllık süreçte insanların “her zaman, her yerde, her tarzda ve her biçimde şiir söylediklerini ve destanlar yarattıklarını” rahatlıkla söyleyebiliyoruz… Bu bağlamda, âşıkların, ozanların ve dengbêjlerin şiir yazmaktan çok, şiir söylediklerini; daha sonraysa kendilerine ait eserleri veya anonimleşmiş halk şiirlerini bir enstrüman eşliğinde terennüm ettiklerini vurgulamalıyız.

Bilindiği gibi, salt Osmanlı döneminde değil 20. Yüzyıl başlarında iktidara gelen İttihad ve Terakki dönemi ile bunun devamı niteliğindeki Cumhuriyet döneminde de uzun süre Kürt edebiyatının yanı sıra Alevi edebiyatı yasaklı durumdaydı. 1925’te gizlice hazırlanıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı ve bunu açımlayan 1930 tarihli “etnik ve dinsel arındırma”ya dayalı genelge ile Alevi edebiy+atı da yasak kapsamına alınıyor ve Aleviler’in “Telli Kur’an” dedikleri müzik enstrümanları yasaklanıyordu.

Buna ilişkin canlı tanıklıklardan birini bizzat Âşık Veysel yaşıyor ve bunu Yaşar Kemal’e de anlatıyordu. Halk edebiyatıyla ve ozanlarıyla büyük yakınlığı olan ve Âşık Yaşar mahlasıyla şiir de yazan Kürt kökenli büyük aydın ve yazar; daha 1960’lı yıllarda kurulan Halk Ozanları Kültür Derneği’ne öncülük ettiği gibi, “fırınlama” denen bu saz yasağını da bizzat Veysel’den bir anekdot olarak yazıyla bilince çıkarıyordu. Yazar, 1940’lı yıllarda Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve yine Kürt kökenli ünlü hümanist aydın ve yazarlardan Prof. Sabahattin Eyuboğlu aracılığıyla Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde bağlama dersleri verdirildiğini vurguluyordu. Ben de, 1965-70 yılları arasındaki Türkoloji eğitimim sırasında bu bölümde birer kez Âşık Veysel’e ve Âşık Ali İzzet’e proğram yaptırıldığına tanık olmuştum.

Veysel’le bitirilmeye çalışılan âşıklık geleneği

Gerçek buyken Âşık Veysel’in 1973’te ölümü üzerine, kimi Türk kalemşörler “âşıklık geleneğinin Veysel’le son bulduğunu” iddia edecek kadar sapıtıyor; Cahit Öztelli gibi kimi yazarlarsa buna tepki olarak “Âşık Veysel’in şişirilmiş bir balon” olduğunu iddia ediyordu. Kuşkusuz, bunların ikisi de kökten yanlış yaklaşımlardı ve büyük tepki toplamıştı… Biz de o zamanlar bu iki yaklaşımı eleştiren yazılar yazmıştık. Aynı yıl, Adnan Binyazar’a Âşık Veysel’le ilgili kitap öneren yayınevi, bizden de “Tevfik Fikret”le ilgili kitap istemiş ve bunlar aynı yıl yayımlanmıştı.

Kuşkusuz, bu iki yaklaşımın da elle tutulur yanı yoktu. Ne âşıklık geleneği Veysel’le başlamıştı, ne de o, “şişirilmiş bir balon”du!.. Nitekim, 1963 yılında Mahzunî gibi halk şairlerinin öncülüğünde kurulan Halk Ozanları Kültür Derneği’ne bağlı ozanlar, Türkiye İşçi Partisi ile bütünleşmiş ve Türkiye toplumu üzerinde oldukça etkili oluyorlardı. Devlet aklı bundan da rahatsız oluyor ve bir yandan 1967’deki Elbistan ve 1971’deki Hatay/ Kırıkhan katliamlarıyla önlerini kesmeye çalışırken bir yandan da “Kürk kökenli halk ozanlarının Türkçe söylemeye özendirilmeleri” için çalışmalar yapıyorlardı. Buna rağmen âşıklık geleneğinin geçmişten günümüze akan güçlü bir gelenek” olarak devam ettiğini söylemeliyiz…

Yazarın diğer yazıları

    None Found