Astana garantörlerinin Ankara zirvesi

Astana üçlüsü diye bilinen Rusya, Türkiye ve İran, bu kez Ankara’da “zirvede” bir araya geldiler. Çankaya Köşkünde yapılan zirvenin mekânına ilişkin “sembolizmi” bir yana bırakırsak, sonuçları itibari ile Suriye’de barış umudunun zoraki bir “el ele” fotoğraftan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Yapılan açıklamalara ve açıklanan sonuç bildirgesine bakılırsa,  Suriye’de çözümün zorluklarını daha iyi görebiliriz. İdlib konusunda bile “bütünlüklü” bir tutum belirleyemeyen “garantörler”, Suriye’nin geleceğine ilişkin “krizi” derinleştiren yaklaşımlarını sürdürdüğü çok açık. Bu nedenle, “masada” konuşulanlarla kamuoyu önünde söylenen sözlerin farklı olduğunu kestirmek zor değil.

Zirvede en önemli gündemlerden biri hiç kuşkusuz İdlib ve İdlib etrafında oluşturulan çatışmasızlık bölgeleri olmuştur. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Putin, “İdlib’de çatışmasızlık bölgesinde durum endişe verici.” açıklaması ile bu konudaki görüşlerini açıkça dile getirdi. Putin sadece “endişe” duymakla kalınmayacağının altını çizerek Suriye rejimini destekleyerek harekete geçeceğinin mesajını çok net verdi. Putin, “Son dönemde aşırı aşırı grupların faaliyetleri burada aktif hale geldi” tespitinden sonra, “Burası teröristlere sığınak olmamalıdır. Buradan gelen terörist tehditleri tamamen yok etmek için ilave adım atmamız gerekiyor” diyerek İdlib’de hem Türkiye’nin üstlendiği “sorumluluğu” hatırlatıyor hem de İdlib’de operasyonların süreceğini “kararlılıkla” ifade ediyor.

Anayasa Yazım Komitesini oluşturan isimler üzerinde varılan uzlaşma, belki de bu zirvenin elle tutulur tek “sonucu”. Kürtler ve DSG olmasın üzerinden varılan bu uzlaşmanın Cenevre’de nasıl hayata geçeceği konusu belirsiz. Açıklanan sonuç bildirgesi ile varıldığı var sayılan “uzlaşmanın” sahada nasıl hayat bulacağını kısa sürede görme olanağımız yok. Her üç ülkenin Suriye Krizindeki rolleri, çıkarları ve pozisyonları “çatışma” halindeyken, varılan “uzlaşmaları” gerçekçi ve uygulanabilir bulmak oldukça zor. Putin’in ortak basın açıklamasında söylediği, “Terör tehdidini yok etmek için Suriye ordusuna kısıtlı harekatlarda destek vereceğiz. Çünkü mutabakatlarımız terör örgütlerini kapsamamaktadır” sözleri, bize başka bir gerçeği anlatıyor. Dolayısıyla, İdlib meselesi “halledilirken” ortaya başka bir “tablonun” çıkacağı muhakkak.

IŞİD konusunda da farklı yaklaşımları olduğu bilinen üçlü, Ankara zirvesinde de bu farklı yaklaşımları kamuoyuna yansıdı. Kuzeydoğu Suriye’de, ABD ve SDG’nin yürüttüğü IŞİD ile mücadele kesintisiz sürdüğü ve IŞİD’ın varlığını koruduğu biliniyor. IŞİD karşıtı mücadele devam ediyor. Nitekim Putin de bu gerçeği; “Kuzeydoğu bölgesindeki durum bizi endişelendiriyor. Çünkü IŞİD (DAİŞ) hücreleri aktif hale geliyor” diyerek teyit ediyor.

Astana Süreci olarak bilinen ve üç devletin oluşturduğu yapının en önemli işlevlerinden biride Suriye rejimi ile Türkiye arasında bir “arabuluculuk” mekanizması olmasıdır. Suriye krizinde Türkiye’nin rolü biliniyor. Başlangıçtan itibaren İran arayı “yapmaya” çalıştı ancak başarı sağlayamadı. Astana süreci Rusya’nın da devreye girmesi ile bu “ihtiyacı” tam karşılamasa da belirgin bir biçimde işe yaradı. Türkiye ve Suriye’nin değişik kanallardan görüştüğü yazılıp çizildi. Ankara zirvesinde hem Putin ve hem de Ruhani, Türkiye’ye Şam’ın yolunu gösterdi. Putin ve Ruhani’nin “arabulucu” rolü üstlendikleri ve adım adım Türkiye-Suriye yakınlaşmasına zemin hazırladıkları bu zirvede bir kez daha görüldü. İran Cumhurbaşkanının “Adana Mutabakatını” hatırlatarak bir “başlangıç” önermesi arabuluculuk çabalarının bir sonucu.

Zirvenin gündemi, konuşulanlar ve sonuç bildirgesine yansıyan “uzlaşma” görüntüsü Suriye’deki gerçek durumu örtmeye yetmiyor. Astana üçlüsünün yayınladığı “ortak” bildiride Suriye Anaysa Komitesinin “onaylandığı” ilan edildi. Ancak belirlenen isimler üç garantör ülkenin üzerinde “uzlaştığı” isimler. Suriye krizinin “taraflarını” sadece bu üç ülkeden ibaret olmadığı biliniyor.

ABD liderliğindeki Uluslararası koalisyon ve Kuzeydoğu Suriye yönetimin “göz ardı” edildiği bir Anayasa yazım sürecinin başarı şansının olmayacağı aşikâr. Cenevre sürecinin başarısı, ancak Suriye halklarının iradesini özgürce temsil edebilecek ve onlarında katılımı ile oluşan bir Anayasa yazım komitesi ile mümkün olabilir. Kürtlerin ve SDG’nin bu süreçlerden dışlanması Suriye’de krizin derinleşmesini istemek, çözüm umutlarını baltalamak anlamına gelecektir.

Yazarın diğer yazıları