Avrupa’nın Hasta Adamı!

Geçenlerde Papa “Francis” Suriye savaşını değerlendirirken aslında herkesin bildiği ama kimsenin dillendirmediği gerçeği bir çırpıda ifade etti. “Suriye’de adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı yaşanıyor!” 

Modern zamanlar öncesinde de dünyada blok savaşlar yaşanmıştı ama bunlar “Dünya Savaşı” olarak tanımlanmıyordu. Çünkü hiçbir ülkenin modern zamanlara kadar savaşı bütün dünyaya yayacak askeri kapasitesi yoktu. 

Teknoloji ve sermaye birikimi tıpkı üretim ilişkilerinde olduğu gibi binlerce yıllık savaş paradigmasını da değiştirdi. Artık başta ABD ve Rusya olmak üzere dünyanın sanayileşmiş birçok ülkesi aynı zamanda nükleer kapasiteye sahip birer savaş makineleridirler…

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kadar ülkelerin ellerindeki silah kapasitesi ile yapabileceklerinin sınırı vardı; konvansiyonel silahlarla bir bölgeyi fiziki olarak tahrip edebiliyordunuz, ancak bu etki lokal bir etki olarak kalıyordu…

Ancak nükleer silah dengesi hem savaşın tarifini, hem de olası sonuçlarını bambaşka bir hale getirdi; nükleer silahın konvansiyonel silahtan farklı olarak; yanıcı, yakıcı ve radyoaktif etkisi bulunmaktadır.

Burada en önemli, altı çizilmesi gereken ifade radyoaktif etki olmaktadır. Atılan bir atom bombasının radyoaktif etkileri nedeniyle sonuçları sadece lokal olmaz, kullanıldığı yerden çok daha geniş bir alanda yıkıcı bir tahribata yol açar.

Bu öyle bir şey ki; bir kere nükleer güç oldunuz mu, o andan itibaren artık size askeri olarak yapılabilecek fazla bir şey kalmaz. 

Türkiye ve Rusya arasında çıkan gerilimden sonra neredeyse bütün gazetelerde Türkiye ve Rusya’nın askeri kapasitesini karşılaştıran yazılar yayınlandı. Neredeyse hepsi de konvansiyonel silah kapasitesini karşılaştırdılar, hiç kimse dehşet silahları da denilen nükleer silahları konuşamadı bile!

Askeri karşıtlık nükleer bir karakter kazandığı andan itibaren kimin elinde ne kadar atom bombası olduğunun fazla bir önemi kalmaz. Bunu bir örnekle şöyle ifade edebiliriz; varsayalım ki ABD’nin elinde 50 atom bombası var, Rusya’nın elinde ise 5 tane bu durumda ABD, Rusya’yı nükleer olarak alt eder diyemeyiz.

Çünkü düşmanınıza karşı kullandığınız her nükleer bombayı aynı zamanda kendinize karşı da kullanıyorsunuz. Radyoaktif etki yüzünden kullanılan nükleer silahın etkileri sadece kullanıldığı yerde ortaya çıkmıyor, bütün dünyaya dağılıyor. 

Etkileri sadece mekan olarak da değil zaman olarak da sizin kontrolünüzde değil. Nükleer silahların radyoaktif etkisi en az onlarca yıl başta kullanıldığı yer olmak üzere bütün dünyayı etkisi altına alıyor. Doğal hayat geri dönüşsüz tahrip edilmiş oluyor.

Her türlü tarımsal üretim yıllara yaygın darbe yemiş oluyor; nükleer silahın neden olduğu radyoaktif kirlilik rüzgarın etkisiyle binlerce kilometre uzağa gidiyor ve bütün bu bölgede tarımsal üretim olanaksız hale geliyor.

Çernobil’in etkisinden aradan onca yıl geçmesine rağmen insanlar hala kurtulamadılar. Hala Karadeniz’de normalin üstünde kanser vakalarıyla karşılaşılmaktadır. 

İşte bütün bu nedenlerden dolayı yakın zamanda herkesin diline doladığı “Vekâlet Savaşı” kullanıma girdi. Nükleer kapasiteye sahip gelişmiş ülkeler artık isteseler de bir birbirleriyle doğrudan bir savaşı göze alamazlar. 

Bundan dolayı kendi adına savaşacak güçlere gereksinim duyuyorlar; Suriye’de yaşanan tam da bu olmaktadır. Bu siyaset bir yere kadar yürüdü ancak Rusya’nın bir yerden itibaren doğrudan savaş sahasında inmesi bütün bu paradigmayı değiştirdi. 

Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesi bu paradigma değişikliğinin Türkiye eliyle çok net ifadesi olmaktadır. Bu saatten sonra Türkiye kendi başına Rusya ile bir savaşı göze alamayacağına göre başta ABD olmak üzere Batı ittifakına mahkum bir ülke haline gelmiştir.

Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’nun hikayesi tam da burada bitmiştir. Osmanlı’nın yeniden ihyası iddiası ile yola çıkanlar; Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden Avrupa’nın “Hasta Adamı!” pozisyonuna sokmuşlardır.

Yazarın diğer yazıları