Aydınlığın karanlığa karşı savaşı beyaz perdede

Kara bayrak, kara elbise, uzun sakal ve en önemlisi 21. yüzyılda, bu kadar da mı kötü olur dedirten bir zihniyetle çıktılar dünyanın karşısına. Kendisinden olmayan her şeye vahşice saldıran, çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden katledip ardından hep birlikte “Allahu ekber” diyerek, attıkları sloganlarla tanıdı dünya onları.

Kendileri gibi kara zihniyetli ağabeylerinden aldıkları destekle gün geçtikçe büyüdüler. Kimi zaman koskoca bir şehri bir gecede ele geçirdiler, kimi zaman sınırları aşarak Avrupa’nın göbeğinde yaptıkları katliamlarla insanlığa korku saldılar.

Bu kara zihniyet, tarih 3 Ağustos 2014’ü gösterdiğinde, bu defa tarihi katliamlarla dolu bir kadim halka Êzîdîlere, Şengal’e saldırdılar. Binlerce insanı katlettiler yetmedi, binlerce Êzîdî kadınını esir alarak, köle pazarlarında sattılar. Öyle büyük bir katliam yaptılar ki; vahşetin yankıları sınırları aştı. Kendine insanım diyen herkes sustu ve insanlığından utandı. Herkesin sustuğu yerde birileri koştu yardıma, ayaklarında sarı mekaplar, dillerinde özgürlük türküleri, yüreklerindeki kara zihniyete karşı duydukları öfkenin seliyle…

Günler geçti, aylar geçti ve artık anladık ki; bu kara zihniyet birilerinin projesiydi. Bu proje büyüdükçe ve korku saldıkça kimse bize dokunmasın veya çıkarları zedelenmesin diye ses çıkarmadı. İnsanlık sustu ama insanlık için demokrasi ve özgürlük naraları atan egemen güçlerde sustu insanlıkla beraber.

Korku salan bu kara zihniyet, o kadar büyüdü ki; günü geldi Halifelik ilan etti. Her şey onlar ve destekçileri için o kadar hesaplı ve güzel gidiyordu ki; ta ki karanlık zihniyetleriyle aydınlığı savunanlara savaş açıncaya kadar. Bilmiyorlardı veya ağabeyleri onlara anlatmamıştı karanlığın, aydınlık karşısında zafer kazanamayacağını…

O her gün biraz daha büyüyen, kara zihniyetliler yönünü, ölüme halaylarla, zılgıtlarla, özgürlük türküleriyle gidenlere yani ülkesi ve vatanı sömürge altında olan ama özgürlük demekten hiçbir zaman geri durmayan bir halka çevirdiklerinde karanın, aydınlığa karşı galip gelemeyeceğini gördüler ve anladılar.

Tarih Eylül 2014’ü gösterdiğinde dünya, bu defa aydınlığın karanlık karşısındaki direnişine küçücük bir kentte yani Kobanê’de tanıklık edecekti. Kara zihniyet bu defa aydınlığa karşı savaşa gelmişti. Ellerindeki bütün ağır silahlarla saldırdılar. Günler, aylar geçti ama Kobanê direndi, öyle bir direndi ki; direnenler utandı kendinden. Kara zihniyetlerini, Musul’dan, Rakka’dan sonra küçücük bir kente, Kobanê’ye sürenler, devleşen öfkeler karşısında şaşa kaldılar. Tarih artık, kara zihniyeti değil, Kürt kadını Arîn Mîrkan’ın kara zihniyetin beyninde patlayan direnişini, Güneş’in çocuklarının devleşen öfkesini, kara zihniyetin üzerine tilileriyle giden Kürt kadının özgürlük sevdasını yazıyordu…

Dünya artık karanlığı değil, aydınlığı konuşuyordu. Karanlığın üstüne tüm güzel renkleriyle giden Kürt kadının direnişini, Kobanê’de devleşen öfkelerin karanlık üzerine yürüyüşünü izliyordu… Yenilmez denilenler yeniliyor, karanlığa mahkum edilen bir coğrafya artık Kürt kadınlarının “Jin, Jiyan, Azadî” sloganlarıyla eşliğinde aydınlığa bürünüyordu. Yaratılan korku iklimi yerini artık Kürt’ün umut veren mücadelesine bırakıyordu… Hilafetin merkezi ilan edilen kentlerde artık karanın yerine aydınlığın renkleri dalgalanıyordu…

Hep uzağında durup seyrettiğimiz Kürt kadınlarının kara zihniyete karşı direnişi, bugün artık Fransız Yönetmen Eva Husson’un “Les Filles du Soleil” (Güneşin Kızları) adlı filmiyle beyazperdede sergileniyor. Birçok uluslararası ve ulusal film festivalinin ardından 21 Kasım itibariyle Güneşin Kızları, Fransa ve İsviçre başta olmak birçok yerde gösterime girdi. Eksik yönlerine rağmen film, Kürt kadının direnişinin beyazperdeye aktarılması ve “Jin, Jiyan, Azadî” sloganın gücünün ortaya konulması bakımından büyük önem taşıyor. Her şeyden öte sinemanın gücüyle Kürt kadının yaşam felsefesi daha çok evrenselleşecektir.

Yazarın diğer yazıları