Barış sürecinden ahlaki siyasal çürümeye

Sonradan askıya alınan “Barış Süreci” içerisindeyken, farklı mahallelerden insanlar olarak birbirimizi tanıma fırsatını da bulmuştuk. Siyasal konumlarımız dolayısıyla birbirimizden pek ‘hoşlanmıyor’ olsak da birbirimizi, birtakım propagandalar ya da o moda deyimle ‘algı yönetimleri’ aracılığıyla değil, birbirimizden öğrenmeye çalışıyorduk. Bunu nasıl yapacağımızı pek bilememenin neden olduğu bir sakarlık da eşlik etmiyor değildi elbette bu ‘tanıma’ sürecine. Fakat her şeye karşın, insanın insanı tanıması iyiydi. Değil mi ki bu toprak, bu Fırat, bu dağlar, bu kayalıklar, hepimizden bağımsız olarak hepimizin yaşadıklarına şahitti; neden birbirimize şahitlik etmeyi bırakıp da toprağın şahitliğine teslim etmeyelimdi ki kendimizi? Biraz da o konuşsundu.

Fakat insan, dinsel ve felsefi neredeyse bütün bilgi alanlarının işaret ettiği üzere, kibirli bir varlıktır. Eski Yunanlılar ‘hubris’ demişler buna: Büyüklenme hastalığı. Yunanlı bilgelere  göre “İktidar insanı delirtir”di. Bu bilgeler, başkalarını aşağılayan, onlara keyfi şekilde zulmeden “güçlü”lere “hubris’e yakalanmış hastalar” gözüyle bakıyorlardı. Yine Ahzab Suresi 72. Ayet de buna gönderim yapar; fakat ayetin bağlamını siyaset değil İman sorunu oluşturmaktadır: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara yükledik de onlar onu üstlenmeye yanaşmadı. Ondan korktular da insan üstlendi. Hiç şüphesiz insan çok cahil ve zalimdir.” İlginç olan, tam da emaneti yüklenmeye kalkışan İnsanın cahil ve zalim olarak işaret edilmesidir. Çünkü emaneti üstlenenin elinde bu emanet, gerçekte daima kendi kibrini tesis etmesini mümkün kılan bir araca dönüşür. Bu kibir, İman kisvesi altında o kadar büyür ki bir zaman sonra, ancak Allah’a ait olabilecek yargılar, Allah adına verilmeye başlanır. Örneğin “Hem bu dünyanızı hem de ahiretiniz kurtarın” gibi bir argümanla, Ahirete dair bir yetkiyi elinde tuttuğu zannına kapılabilir insan. Üstelik bu tutum, öte dünya ile bu dünyanın ontolojik statülerini eşitler. Hem din dışı bir argüman bu, hem de siyaseti iptal eden bir argüman. Madem her şeyi kurtarıyorsunuz, madem bunun karar vericisi sizsiniz, sormazlar mı size, "Allah ne iş yapıyor?" diye. Din adına hareket edip de gerçekte dinin altını oyan bir Şirk halidir bu.

İşte Barış Sürecinin askıya alınmasının ardından, sağcısından solcusuna hepimizi esir alan şey, bu ‘hubris’, bu ‘kibir’ hali oldu. Öyle bir kibirdi ki yaptığımız her şey doğruydu, yanlış olamazdı. Bu da çatışma ve gerilimlerin tırmanmasına neden oldu. Birbirimizi tanımaya dönük tutumlarımızın yerini, yeniden birbirimizi ötelemeye dönük tutumlar almaya başladı. Hâlâ aydınlığa kavuşturulmamış Ceylanpınar olayı nedeniyle değil, gerçekte hepimiz buna artık hazır olduğumuz için çatışmalı bir dönem yeniden başladı. Her ne kadar çatışma ve savaş, arzu edilir bir şey olmasa da ve elbette hiçbirimiz gencecik insanların, hayatlarının baharında hayatlarını kaybetmelerini istemiyor olsak da savaş durumu, o kadar yabancısı olduğumuz bir durum değil. İnsanlık tarihi biraz da bunun tarihidir. Fakat bunun içinde kabullenemeyeceğimiz şeyler söz konusu oldu. Bir çocuğun cenazesinin kokmasın diye günlerce buzdolabında bekletildiği, Taybet Ana’nın cenazesinin haftalarca sokak ortasında kaldığı, kadın bir militanın, Kevser Eltürk’ün cenazesinin çırılçıplak soyulmuş bir halde Varto sokaklarına terk edildiği, Hacı Lokman Birlik’in cenazesinin askeri bir aracın ardına bağlanarak Şırnak sokaklarında dolaştırıldığı haberleri düştü internet aracılığıyla. Üstelik bu işleri yapanlar, Enfal Suresi 17. Ayeti okuyarak, kendilerini Bedir Savaşçılarıyla özdeşleştiriyorlardı. Fakat unuttukları bir şey vardı: Kim olursa olsun, ölüden hüküm kalkardı. Ölü artık Allah’ındı; ona ne yapılacağını artık Allah bilirdi.

Üstelik kendilerini Sahabelerle özdeşleştiren bu zalimler, cenazeyle uğraşma işinin adının ‘musle’ olduğunu ve bizzat Peygamber tarafından yasaklanmış olduğunu da bilmiyor görünüyorlardı. Bilen bilir, Hind, Uhud Savaşında Hz. Hamza’nın göğsünü parçaladıktan sonra, Müslümanlar bunun intikamını misliyle almaya kalkıştıklarında, bizzat Peygamber yasaklamıştı cenazeyle uğraşılması işini. İşte hepimizi esir alan bu kibir, kimilerinin kendilerini Peygamber’den de yukarı bir konuma oturtmalarına neden olmuştu; üstelik günahlarına şahit olarak Enfal Suresini çağırıyorlardı. Üstelik BAAS Partisinin kimyasal silahlarla yapılan Halepçe Katliamını da içeren büyük operasyonuna verdiği isim de Enfal Operasyonuydu. Bedir Savaşçılarını taklit etmeye kalkışanlar Saddam Hüseyin’i taklit etmenin ötesine de gidememişlerdi gerçekte.

İşte bu şartlar altında, 2016 yılının başında, bir grup akademisyen, başlarına gelebilecek pek çok şeyi göze alarak, bu suça ortak olamayacaklarını belirten bir bildiriyi imzaya açtılar. Elbette kibir hastalığına yakalanmışların aşağılayıcı sözleri hiç gecikmedi (okumakta olduğunuz satırların yazarı da bu süreçte imza attı bahsedilen bildiriye). Fakat bu aşağılayıcı ifadeler, zalimlerin hırsını gevşetmemiş olacak ki kısa bir süre sonra idari ve adli soruşturmalar başlatıldı. Ardından sözleşme yenileme tarihleri gelen kimi akademisyenlerin sözleşmeleri yenilenmeyerek işsiz bırakıldılar. Adıyaman Üniversitesi Rektörü Talha Gönüllü de dâhil olmak üzere neredeyse bütün üniversite rektörleri, sahibinin sesi gibi ses verme pozisyonunu seçtiler. Ruh, bir kere kendisine bir sahip arayan bir ruh olarak oluşmuşsa, değişen yalnızca sahibi olur. Üstelik kritik zamanlarda kendisine bir SAHİP arar. Darbe Girişiminin ardından Rektör Talha Gönüllü’nün kendisini aklamak için çıktığı televizyon programında söyledikleri hâlâ kulaklarımı tırmalar: “Araya toplumda itibarı olan kişileri sokuyorlar; biz de bu itibarlı kişilere inanarak kadro veriyoruz” diye kendisini aklamaya çalışan Rektör, şecaat arz ederken sirkatin söyleyen Kıpti gibiydi. Alenen, canlı yayında itiraf ediyordu Adıyaman Üniversitesindeki kadroların ‘torpil’ işi olduğunu.

Darbe Girişimini Barış İçin Akademisyenlere ve giderek de barış imzacısı olmayıp da muhalif olan isimlere dönük bir fırsatçılığa dönüştüren üniversite yönetimleri ve YÖK, yaptıkları işin sorumluluğunu da almaya cesaret edemediler. İstihbarat, YÖK ve üniversite komisyonları arasında bir süre top çevirdiler, sorumluluğu birbirlerine yıkarak. Eh, doğru bir iş yaptığına inanmayan insan sahip çıkamaz yaptığı işe. Bakın, biz hâlâ imzamızın arkasındayız.

Sonradan, bu fırsatçılığın, insanların iliklerine işlemiş bir kir ve pas olduğunu gördük, Darbe Girişiminin ardından. Kastını aşan bir OHAL yönetimiyle karşı karşıya bulduk kendimizi. Hükümet ve iktidar temsilcilerinin biraz had bilmezliklerinden, biraz da cehaletlerinden kaynaklanan ve Avrupa kamuoyuna yönelttikleri ‘faşizm’ ve ‘Nazizm’ gibi yakıştırmaların pratik uygulamaları sınır tanımıyordu. Darbe girişimi ve Gülen Cemaatiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan KESK’li, Eğitim-Sen’li insanlar bile, darbe girişimi nedeniyle ilan edilen olağanüstü hal durumunun yöneldiği insanlar oldular. Elbette bu durum Hitler Almanya’sındaki tasfiyeleri andırıyordu. Öyle ki bu durum, hükümetin ve iktidarın büyük bir tasfiye operasyonu için zaten hazırlanmış olduğunu düşündürüyordu. “Bu darbe girişimi bize Allah’ın nimeti gibi oldu” sözlerini başka türlü nasıl açıklayabiliriz? Kantarın bir topuzu yoktu. Kişisel husumetlerden başka hiçbir ölçüt söz konusu değildi. Yasa diye bir şey yoktu. Yunanca bir sözcük olan ‘nomos’tan Arapçaya ve oradan da Türkçeye geçmiş olan ‘namus’ ortadan kalkmış durumdaydı. Çıplak, yasasız bir güç ilişkileri dünyasına tahvil edilmişti her şey. Roma İmparatorluğundan kalma alışkanlıklardı bunlar: Eziyetle, açlıkla terbiye etmek!

Bunun karşısında insanların izzetlerini koruyarak hayatta kalmanın yollarını aramalarının, onurlarının kırılmasına izin vermeksizin konum almalarının, ahlaki çürümenin bu kadar yaygınlaştığı bir toplumda, yeniden bir toplum olmanın imkânlarını, yani bu toprakların namus ve ahlakını yeniden işaret etmesinden başka umut edecek pek bir şey yok. Çünkü bu topraklar, dirilirse bu umutla dirilecek.

Yazarın diğer yazıları