Bastığın yerleri belediye sanma tanı!.. Düşün altında binlerce kefensiz yatanı…

Günlerden birinde, adı şimdi lazım olmayan, bir ülke varmış. Pipo gibi ve daha çok Kızılderilerde gördüğümüze benzer bir çubukla tütün içen ninem anlatmıştı. Gün görmüş bir kadındı. Dedem ondan korkardı.

Anlattıklarını geceler boyu dinlemişimdir.

“Biz o vakitler sulh sever bir kabileydik. Gerçi aşiretin gençleri, jandarma zulmünden olacak, dağa çıkmışlar idi. Onlar dağda çala çakmak vuruşurken biz bir parti kurduk. Dedik ki, belki devlet-i Ali bizim niyetimizi anlar, kabilemizin sulh istediğini görünce, gençlerimizin dağa çıkmasına sebep olan zulmü sona erdirir.

Devletin başındaki adam partimize izin verdi. Seçimlere girdik çıktık. Hem merkezi Meclis’te güçlü bir grup kurduk, hem de aşiretin yaşadığı her yerde yerel yönetimleri kazandık. Memnunduk.

Derken bir rüzgar esti, ardından bir tufan…

Meclisteki partimizin eşbaşkanları tutuklandı. Derken yerel yönetimlerimize “kayyum” adı altında gasıplar gönderildi.

Lakin elimizde hala bir Meclis Grubumuz ve en az kırk kadar belediyemiz vardı.

Bu deden var ya, sıkıyı görünce, ‘hanım bu devlet bizim yerel yönetimlerde olmamızı istemiyor, iyisi mi maraza çıkacağına biz belediyelerden çıkalım’ dedi. Terliği kaptığım gibi dedeni şaaptığı yere kadar kovaladım.

Ardından baban olacak keratayı kaptığım gibi en yakın belediyeye vardım. “Herifler, ne ediysiniz, devlet bomboş belediyeleri geceleyin gelip zaptediyor, evinde uyuyan eşbaşkanları kaptığı gibi götürüyor. Onların göğsüne ‘terörist’ yaftasını, belediye binasının dıvarına Türk bayrağını asıyor. Utanmıyor musunuz?”

Ey torunum, heriflerin hallerini görecektin. Başları önde, kulakları düşmüş: “Ne edek bacım” diye kıvranıyorlar. Onlara anlattım:

“Aha şuncacık oğlumla buradayım. Şiltemi alıp, erzağımı toplayıp belediyeye yerleşeceğim. Ben geldim mi bizim herif nişadır sürülmüş gibi ardıma düşer. Görümcemdi, emmi oğluydu, teyze kızıydı yerinde durmaz. Belediyeye doluşuruz. Kapıyı, takayı mıhlarız. Kayyım önce kapıyı kırsın, ardından bizim kafamızı… Direnmek namustur.”

Tam bunu derken ninem babamın kulağına hışımla yapışmış. “Nereden bilecen babasının veledi, seni doğururken ben mi direndim, yoksa baban dediğin sümsük mü?”

Ninemi ağzım bir karış açık dinlemekteyim.

“Ben bunları anlatınca, karşımda başı eğik herifler kımıldadı. Ama yine de pek mukni değillerdi. ‘Eyi de bacım hepimizi kodese atmazlar mı?’ diye sordu kırpık sakallının biri. Ona dedim ki, bre benamaz, benamus, 24 belediyeyi ay ay, hafta hafta, gün gün, saat saat elinden almıyorlar mı, senin damat bir ay önce, gelinin bir hafta önce, torunun bir gün önce kodese tıkılmadı mı? Aha aynasızlar kapıda sıra sana gelmiştir; sucuk gibi dilim dilim yutulmaktan korkmuyorsun da, belediye binasında yığılıp, toptan tutuklanmaktan mı korkuyorsun?

Herifler o anda sustu. Eteğimi topladım, babanı ensesinden tutup, Belediye binasına yollandım, kapıdan girdim. Yere şiltemi serdim, testiyi sağ yanıma, ekmek ile çökeleği sol yanıma koydum. Bir de baktım önce herifler, ardından avratları yanımıza sökün etti. Hilafsız beş yüz nefer ile kadın idik.”

“Nine, sonra ne oldu?” diye sordum heyecan içinde.

“Vallahi ben de ne olduğunu anlamadım. Şu kurbağa gibi korkak deden var ya, biz belediyeye saldıranlarla kan revan içinde dövüşürken, o cami minaresine çıkmış, öte kasabadaki belediyeye sesleniyor, ‘hayyalel salah, hayallel felah, haydin direnişe’ diye bir mücadele ezanı okuyor.

Dinim imanım hakkı için bu ezanı duyan ne kadar ahali varsa, hepsi birden belediyelere doluştu. Binaların bütün kapıları, pencereleri tahkim edildi. O belediyeden bu belediyeye bir haykırış, bir çığırış sorma gitsin.”

“Derken belediyelerin etrafını zaptiyeler sardı. Başçavuş mudur, paşa mıdır, bilmem, birisi elindeki boruyla hönkürüyor: ‘Çıkın yoksa topunuzu kırarız.’ O böyle deyince ilkin belediyede bir ölüm sessizliği… Ardından tee arkalarda henüz sübyan bir oğlan, elinde bağlama.. Başlıyor çığırmaya:

“Sayılmayız parmağ ile, hey canım; tükenmeyiz kırmağ ile eyvallah-gören bizi sanır deli hey canım, usludan yeğdir delimiz eyvallah…”

Onun sağ yanından incecik bir kız sesi yükseldi:

“ağlasın ermeniler bu acı kıyıma,

çöle döndü, görkemli adana.

ateş ve kılıç vicdansız talan,

rupen’in evi ah oldu viran.”

Kapılar tam kırılır, zaptiyeler içeri doluşurken, birden kırpık sakallı dediğim hacıdan şu ses yükseldi:

“”Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulullah”

“Oy nineciğim, ya sonra?” diye sordum.

“Sonrası oğlum, neticede devlettir, deden şehit gitti, nicesi öyle, kimi Şeyh Saitle ve Pir Seyyit Rıza ile siyaset meydanında asıldı, lakin devlet şunu anladı: Bunlar “parmak ile sayılmaz, kırmak ile tükenmez.”

Uzun kış gecelerinde ninemden dinlediğim bu masal bugün gibi aklımda.

Yazarın diğer yazıları