Başkan Öcalan konuşursa

17 Ocak 1991’de başlayan 1. Körfez Savaşı öncesinde Öcalan:

* Irak’tan başlayıp tüm Ortadoğu’yu Lübnanlaştırmak istiyorlar. Bizi de bu oyunların içine çekmek istiyorlar. Biz bunun farkındayız, bu oyunlara düşmeyiz. Ama kimse de düşmemeli diyor ve ekliyordu:

*Ortadoğu’da ne dar sınıfçılıkla, ne dar milliyetçilikle, ne aşiretçilik-ailecilikle, ne de dar dincilik ve mezhepçilikle yol alınabilir. Bunlar hepimize felaket getirir. Tutarlı bir yurtseverlik ve en geniş demokrasi, herkese en geniş demokrasi… Ancak o zaman hepimiz biraz nefes alabiliriz.

Öcalan’ın o günden beri bütün mücadelesi halkların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliği ilkesine bağlı olarak siyasi çözüm aramak oldu. Öcalan’ın bu çabaları sadece bölgedeki işgalci-sömürgeci devletleri değil, bölgede etkili olmak isteyen tüm güçleri de ürküttü. Elbirliğiyle başlattıkları uluslararası komplo süreci sonunda Öcalan esir alındı.

Şair „Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele“ demişti.

Öcalan esir düştü ama teslim olmadı. Tam tersine şanlı bir direniş sürecine girdi.

Bu direniş sadece kaba zulme karşı kaba bir direniş değildi. Egemenlerin bütün zulmüne karşı bir düşünce ve siyaset üretme eylemiydi.

 Başlangıçtaki bütün baskılara, engellemelere, karalamalara karşı düşünceleri halklara ulaştıkça Öcalan’a destek büyüdü.

„HDP’nin oyları hızla artıyor, gerilla da güçleniyor, bunu durdurmak gerekiyor“ diyorlardı.

Bunu durdurmak için diyalog sürecine son vermek ve de Öcalan’ı susturmak gerekiyordu. Çünkü 1993 ateşkesinden beri her defasında görüldü ki, Öcalan konuşursa silahlar susar, siyaset konuşur. Öcalan susarsa-susturulursa siyaset de susar, silahlar konuşur. Meydan savaş tacirlerine, rantçılarına kalır.

İşte Erdoğan ve etrafında birleşen Kürt düşmanı savaş çeteleri harekete geçtiğinde yaptıkları ilk iş Sayın Öcalan’a hukuk ve yasadışı bir tecrit uygulamak oldu. O günden beri Öcalan ile ne diğer tutsaklar, ne ailesi, ne de avukatları görüşebiliyor. İmralı heyetinin en son görüşme tarihi 5 Nisan 2015’tir ve o günden beri bu insanlık dışı zulüm sürmektedir.

Bu tecrit uygulaması yasa ve hukuk dışıdır. Çünkü hiç bir yasal -hukuki dayanağı ve gerekçesi yoktur. Anayasa ve yasaların zaten demokrasiyle-hukukla bir ilgisi yoktur ama bu tecrit uygulaması yürürlükteki mevzuata bile aykırıdır.

Bu yasağı kim, niçin koymuş belli değildir. Bu nedenle biçimsel olarak olarak itiraz edip kaldırtmak da olanaksızdır. Tamamen keyfi bir uygulamadır, zulümdür.

Bölge üzerinde çıkar hesabı yapan tüm devletler ve CPT gibi uluslararası kurumlar hala üç maymunu oynamaktadır. Öcalan üzerindeki hukuk dışı zulümden hepsi de sorumludur.

Öcalan yıllar öncesinden Rojava’daki, Şengal’deki ve Kerkük’teki durumun ciddiyetine, tehlikelerine, önemine dikkat çekiyor ve herkesi uyarıyordu. Bu öngörülerinin hepsi de doğrulandı. Şimdi yeniden kanlı ve uzun süreli bir savaş süreci gündemdedir.

Bu nedenledir ki, bu kritik dönemde yine Öcalan’ı susturmak istiyorlar.

Öcalan, tecride alınmadan önce avukatlarının „Özgür müsünüz?“ sorusuna cevap olarak:

„Halk özgür mü ki ben özgür olayım? Halk ne kadar özgürse ben de o kadar özgürüm“ diyordu.

Bunun tersi de doğrudur. Öcalan en temel insan haklarından mahrum iken halk özgür olabilir mi? Öcalan ne kadar özgür ise halk da ancak o kadar özgür olabilir. Öcalan tutsak ise ona irademdir, vekilimdir diye imza atan milyonlarca insan da tutsak demektir.

Öcalan’a özgürlük, çünkü ancak o zaman akan kan durur ve siyaset-çözüm konuşulur.

Öcalan’a özgürlük, çünkü sadece Kürdistan halkının değil bütün halkların ona ihtiyacı var.

Öcalan’a özgürlük, artık su toprağına kavuşmalıdır.

Ahmet Kaya titreyen kalbiyle „Biz Apo’yu özledik“ demişti.

Özgürlük ve barış isteyen bütün halklar kendilerine umut ve güven veren sesini, sözünü, nefesini ve yüzünü özlüyor.

Ama Öcalan’ın sağlık durumu hakkında hiç bir bilgi yok.

O zaman „Öcalan’a özgürlük, Kürdistan’a barış“ şiarıyla ayağa kalkma zamanıdır.

Yazarın diğer yazıları