Batıya hikaye satmak

Geçen haftaki yazımda, “Batı Medeniyet Dairesi” çerçevesinde rutinleşen yaşam tarzının, tektipleşen, üretim ve tüketim biçimlerinin; kırdan, doğadan kopan kültürleşme ve şehirleşmenin hikaye üzerinde nasıl bir etki yarattığını ve “Batı’da” hikayenin de bu anlamda öldüğünü, batılı yaşam tarzının içerisinden bir hikaye anlatmanın pek mümkün olmadığını ve anlatılan hikayelerin nerdeyse birbirinin bir benzeri olduğundan söz etmiştim. 

Klasik kapitalist piyasa ilişkileri içerisinde her şey bir metadır ve satılabilme kapasitesi üzerinden bir değere sahiptir. Batı’da bütün bu doğadan kopuk bozuma uğratılmış bilinç ve yaşama rağmen insanın hikaye anlatma ve hikaye dinleme ihtiyacı bitmemiştir. Hikayenin toplumsal kurucu rolü, insanın toplumsalı kurmaya başlarken başvurduğu ilk sistemli örgütleme biçimi olan hikaye insanın genetiğinde, bilinçaltında yerleşik olarak durmaktadır. Kapitalizm insanların hikaye dinleme ihtiyacının çok iyi bir analizine sahiptir. Hikayeyi hem değişim değeri olan bir mal olarak hem de onların bilincini yamultmada ne kadar güçlü bir aparat olduğunun farkındadır. Dolaysıyla kendi fabrikalarında ürettiği hikayeler toplum tarafından satın alınmadığında, her zaman başvurduğu yönteme başvurmakta dışarıdan hikaye ithal etmektedir. Bunu iki yöntemle yapmaktadır. Dışarıdan, (bu dışarı halen fabrikasyon olmayan doğal hikayelerin ve hikaye hammaddesi yaşantıların olduğu Doğu oluyor genelde.) hikaye ham maddesi satın alarak kendi fabrikalarında bu hikaye hammaddelerini mamul hikayelere dönüştürmektedir. 

Bu hikayeler ve hikaye hammaddesi yaşamlar elbette ki deforme edilerek üretilmektedir. Hikayelere egzotik soslar katarak, ileri uygarlıkta yaşayan müşterilerini şaşırtacak, şoka sokacak, dehşete düşürecek vahşet ögelerini ve şiddet motivasyonlarını ekleyerek hem malın satın alınma kapasitesini geliştirmekte, hem de doğulu insanlara dair uygarlaşmamış vahşi insan algısını güçlendirmektedir. Böylece bu toplumlara dönük geliştireceği vahşi kolonyalist politikaları kendi toplumları nezdinde meşrulaştırmaktadır. 

Doğu’dan hikaye ithal etmenin ikinci yolu ise bizzat Doğulu hikaye anlatıcılarının batı piyasa koşullarının ihtiyacı doğrultusunda ürettiği hikayelerin satın alınmasıdır. Batılı tacirlerle bu ilişkiye girmiş, Doğulu hikaye anlatıcıları (en çok roman yazarları ve sinemacılar) batının piyasa koşullarına, buradaki talebe göre ellerindeki hikayeleri bir konsepte kavuşturup arz ederler. Bir Kürdistanlı, Türkiyeli, İranlı sinemacı yahut romancı bu ilişki ağı içerisinde kendi toplumsal hakikatini, kendi toplumsal ihtiyacı için değil hikayenin alınır satılır bir emtiaya dönüştüğü piyasa için üretir. Vahşet, egzotizm, mağduriyet, şiddet, (özellikle kadın ve çocuklara dönük şiddet ve bunların mağduriyetleri ve yine özellikle namus cinayetleri), uygar Batı’ya ulaşarak hayatını kurtarma çabaları, uygar Batı’ya ulaşarak hayatını kurtarmış fakat, Uygar Batı’ya uyum sağlayamayan, oranın değerleriyle çatışan insanlar bu hikayelerde en çok işlenen konulardır. 

Doğuluların ürettiği toplumsal değerler, doğa ile kurdukları ilişki, kolonyalizme karşı verdikleri destansı direnişlerin bu hikayelerde yer alabilmesi pek mümkün değildir. Töre, gelenek, aşiret gibi Doğulu toplumların binlerce yıllık toplumsal düzen ve örgütlenme yöntemleri, hep namus cinayeti, vahşet, bireysel özgürlük karşıtlığı gibi unsurlarla birlikte verilerek bu ortakçı toplum inşa etme yöntemleri de itibarsızlaştırılmaktadır. Bugün Batı hikaye piyasası içinde bu tarif ettiğim şekilde üretilmiş binlerce roman ve film görmek mümkündür. 

Kürdistan için Batı olan Türkiye ve Avrupa için üretilmiş romanlarda ve filmlerde ister batılılar tarafından anlatılmış olsun, ister Doğulu hikaye anlatıcıları tarafından anlatılmış olsun, bakıldığında en çok meselenin aşiret, töre ve geleneğin yıkıcı ve gerici yanları ekseninde Kürdistani toplulukların ele alındığını ve anlatıldığını görmek mümkündür. Ne Türkiye ve Avrupa metropollerine savrulmuş Kürdistanlıların buraya savrulmalarındaki kolonyalizm gerçeği; ne gericileşen aşiret, gelenek, töre ilişkilerinin yaratılan sömürgeci kişilikle olan ilişkisi, ne anaerkil toplumsal doğuşun yaratıldığı topraklarda kadına dönük bu kadar şiddetin, namus cinayeti adı verilen olgunun neden bu kadar geliştiğine dair en ufak bir analiz görmek mümkün değildir. Bütün bu hikayelerde bütün bu vahşi, yıkıcı ve gerici Doğu toplumsalından kurtulmanın yolu olarak da Batı’ya iltica etme, yahut yaşadığı topraklarda Doğulu vasıflarını terk ederek eğitim yoluyla Batılı değerlere ulaşma olarak gösterilir. 

Yazarın diğer yazıları