Bayrak cepte, cenaze yerde ve kabzımal pazarlığı

‘Ne oluyor?’ Medyatör sahte bir hayretle böyle soruyor. Yine aynı nakarat: Tam Leyla Zana konuşmuştu Dağlıca baskını oldu. Bu nedir?”
Elinin körüdür.
Savaş sürüyor.
Dağlıca mıntıkasında şiddetli çarpışmalar.
Karşılıklı ağır kayıplar… Hepsi bu…
Yani savaş olunca böyle oluyor. Olmaması gereken Dağlıca çarpışması değil, Urfa’da tutukluların yakılması. Birincisi savaş. İkincisi suç…
Başbakan G-20’lerin kapitalist sofrasında. Ticaret konuşuyor. Sonra eğilip yerden bir şey alıyor. Türk bayrağı. Gazete yazıyor: Yine yerde bırakmadı. Ama cenazeler yerde yatıyor…
Cezaevleri yanıyor. Tutuklular kömüre kesiyor. Zindanda isyan, dağda savaş, sokakta gaz…
Ve bu ülkede Başbakan yardımcısı Arınç “PKK silah bıraksın, Öcalan’a ev hapsini düşünürüz” deyiveriyor.
Bu sözlerin anlamını soruyor herkes. “Barış kapıda mı?” diyen var. “Ben Başbakanın bu sorunu çözeceğine inanıyorum” diyen var. “Şu silah bırakılsa da Öcalan ev hapsine çıksa” diye samimiyetle dua eden de var.
Ben Medya Diyalogçulardan öğrendiğim bir yönteme başvuruyorum. Apê Musa’ya danışıyorum: “Hocam, Arınç’ın bu sözleri ne anlama geliyor?”
“Arınç’ın sözleri kabzımal hesabıdır, ‘silahı bırak, ev hapsini al” pazarlığıdır. Ama şurası açıktır: Demek ki silah bırakılırsa Öcalan’a ev hapsi verilebilir; yani İmralı uygulaması Allahın ya da kanunun emri değil, Arınç’la Başbakanın emridir; emri veren emri bozabilir.”
“Buradan çıkan sonuç nedir hocam?”
“Buradan çıkan sonuç şudur: Eğer İmralı sistemi keyfi bir uygulama ise ve HPG’yi silah bırakmaya zorlamak amacıyla bir şantaj konusu oluyorsa; böyle ahlak dışı işler yapanlara güvenilerek silah bırakmak saflık olmaz mı? Kanun dışı emirle İmralı sistemini yapan, kanun dışı bir emirle Öcalan’ı bir yıldır dış dünyadan tecrit eden bu adamlar, sen yarın silah bıraktığında İmralı’da tek bir mermiyle ‘tarihin’ intikamını almaz mı?”
Bu son cümle tüylerimi diken diken etti. Doğruydu bu.
“Hocam bu durumda ne yapmak lazım, Arınç’a nasıl bir yanıt vermek gerekir?”
Apê Musa yıllar önce, henüz 18 yaşımdayken Enver Aytekin’in Sosyal Adalet Dergisinde “nedir bu Kürt işi, sınıf var, Türk-Kürt yok” diye itiraz etmeme güldüğü gibi güldü, o zaman başımı okşayarak “ilerde anlarsın delikanlı” derken yaptığı gibi tane tane anlattı:
“Gerilla silah bırakmaz… Çünkü gerilla dağa Başkan Apo İmralı’da tecrit altında olduğu için çıkmadı. Tam tersine, Başkan Apo, gerilla dağda olduğu için tecrit altına alındı. O tecrit altına alınmamışken, örgütünün başındayken 1990 başlarında Hükümetle gerilla güçleri arasında kanlı çarpışmalar oluyordu. Ben de içinde hepimizi öldürüyorlardı. Öcalan’a karşı uluslararası komplo işte bu savaşta yok edilemeyen gerillayı durdurmak ve tasfiye etmek için yapıldı. Şimdi de “ev hapsi” lafıyla aynı amaç güdülüyor… Yani devlet savaşı Öcalan’ın başı üzerinden yürütüyor; gerillayı yok etmek için onu İmralı’da tecrit ediyor; sonra dönüp yine gerillayı yok etmek için ‘tecritten ev hapsine çıkartma’ oyunu oynuyor. Halbu ki yapılması gereken Arınç’ın dediğinin tam tersi…”
Şaşırdım. Şaşırdığımı anladı.
“Arınç’ın dediğinin tam tersi şöyle: Önce ‘silah bırakmak sonra ev hapsi’ olmaz, ‘silah bırakmanın şartlarını’ müzakere etmek için, önce Öcalan’a ‘ev hapsi’… Müzakere için silah bırakılmaz, silah bırakmak için müzakere yapılır. Oslo masası gerilla tepeden tırnağa silahlı olduğu bir sırada kurulmadı mı? Öcalan susturulunca silahlar konuşur; Öcalan konuşursa silahlar susar. Bunu anlamamak için otuz yıllık savaştan hiçbir şey anlamamış olmak gerekir. Öcalan konuşmazsa ateşkes olmaz, işte her şey meydanda, ortada ateşkes yok, barıştan eser yok; ama Öcalan konuşursa ateşkes olur, bu da açık, onun emriyle AKP Hükümeti döneminde beş defa ateşkes olmadı mı?”
Bir sessizlik oldu. Sonra Apê Musa çok hafif bir sesle şöyle dedi:
“Ben deminden beri Kürtçe konuşuyorum, sen bizim dilimizi ne zaman öğrendin?”
Ağzım bir karış açık kalmıştı. “Apê Musa, Allah seni inandırsın mitinglerde duyduğum Kürtçe sloganlar dışında tek bir kelime Kürtçe bilmiyorum” dedim. Sonra “bilmediğim halde senin dediklerini nasıl anladım, bunu da anlatsana” diye rica ettim.
“Mazlumun hakkı için konuşanın kalbini ben diyeyim ki Allah, sen de ki tabiat, bütün dillere açar, beni anlamanın nedeni budur; bir de bütün mazlumlar, kendilerine dost olanların ‘bilinmeyen’ dilini anlar… Ben geçenlerde Hakkari’deydim. Gültan konuşuyor, yanımdaki yüz yaşındaki nine hüngür hüngür ağlıyordu; ona dedim ‘tek kelime Türkçe bilmiyorsun, ne anlıyorsun da ağlıyorsun?’ Bana dedi ki ‘Ya Musa, ben konuşanın diline bakmıyorum, gözüne bakıyorum, dil yalan söyler göz yalan söylemez…’ İşte böyle… Biz Cennet-i Ala’da, Hakkın huzurunda bin dilde konuşup, aynı şeyi anlıyoruz. Siz de Halkın huzurunda bin dille konuşup, aynı şeyi anlıyorsunuz…Allah yolunuzu açık etsin!”
Geldiği gibi gitti…
“Barış, Başbakan, inanmak” sözcükleri savaş aygıtının çelik putrellerine takılmış ipekli bir mendil gibi rüzgarda çaresiz ve etkisiz serapa çırpınıyordu…

Yazarın diğer yazıları