Bayrak siyaseti…

Almanya Gündemi

Darbe girişiminin ardından Türkiye’de‚ ’demokrasi nöbeti’ adı altında yapılan gösteriler, toplumun geldiği histeri durumunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bunun en yalın örneklerinden biri; Ankara’da yaşanan, Fransız sanılarak dövülen ve eline Türk bayrağı tutturulmaya çalışılan Yozgatlı bir kişinin başına gelenler. Kaba kuvvet kullanarak insanlara bir ülkenin bayrağını sevdirmeye çalışmanın altında yatan tanımsız milliyetçilik duygusu elbette son süreçte ortaya çıkan bir olgu değil. Daha öncede hatırlarsanız aynı histerik toplumda Kürt düşmanlığının geldiği boyutu; Muğla’da yaşayan bir Kürt esnafı linç ederek zorla Atatürk büstünü öptürmeye çalışanlar net bir şekilde sergilemişti. 

Daha fazla örneğe girmeye de gerek yok. Bir güç gösterisine dönüşen, sindirme politikasının önemli bir aracı olarak kullanılan ‘bayrak siyaseti’ şimdi de Almanya’ya taşırılmaya çalışılıyor. 

Geçtiğimiz aylarda ‘teröre lanet’ sloganları ile vuku bulan ve Almanya’da yine tartışmalara neden olan gösteriler, yine AKP’nin lobi ve dernek faaliyetleri desteği ile ‘demokrasi mitingleri’ şekliyle devam ettirilmeye çalışılıyor.

Fakat artık kamuoyu meselenin darbeye karşı demokrasiyi savunmak meselesi olmadığını, temel nedenin Erdoğan ve diktatörlüğünü savunmak olduğunun farkında. 

AKP’nin Türkiye’de yapılan gösterileri yöntem ve tarz olarak olduğu gibi Almanya’da hayata geçirmeye çalışması politikacıları endişelendiriyor. Nitekim geçtiğimiz Pazar Köln’de düzenlenen AKP mitingi öncesi Alman politikacılar, gösterilerin Almanya’ya taşırılmaya çalışılmasına sert eleştirilerde bulunmuştu. Çünkü Almanya, mülteci akımı ile başlayan ve devam eden iç gerilimin, Türkiye ‘iç politikası’ endeksli etkinliklerle daha da artmasını istemiyor. 

 (Dışişleri Bakanı Steinmeier Türkiye iç politikasında yaşanan gerginliklerin Almanya’ya taşınmaması gerektiği konusunda uyarırken, Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) Genel Sekreteri Scheuer daha radikal bir açıklama yaparak Türkiye’nin iç politikasına angaje olmak isteyenlerin Almanya’yı tek edebileceklerini belirtmişti.) 

Merkel’in mülteci sorununu çözme metotlarının bir ürünü olarak Erdoğan’a sunulan imtiyazlar ve halının altına süpürülen Türkiye’deki insan hakları sorunları, Almanya’nın sırtını kamburlaştıracak bir yük. Elindeki mülteci kartını her defasında bir tehdit unsuru olarak ortaya süren ve Almanya’yı yaptırımlara zorlayan Erdoğan’ın, Pazar günü yapılan mitingde telekonferans aracılığı ile konuşmasının yasaklanması bundan sonraki ilişkilerin akıbeti konusunda fikir verici. 

Türkiye’nin vize muafiyeti şartı için uyguladığı baskı ile beraber, koşullarını yerine getirmek için hiçbir çaba harcamaması hem kamuoyu tepkisini, hem de politikacıların tepkisini giderek daha da artırıyor.

Fakat bu yasaklama ve tepkiler elbette ne Türkiye –Almanya ilişkilerinde iplerin koparılması, ne de Erdoğan’a yönelik Almanya’nın yeni bir stratejisi olarak okunmalı. Avrupa Erdoğan ile nereye kadar gidilebileceğini tartışıyor, ama bugüne kadar elle tutulur alternatif bir çözüm modeli ortaya konmuş değil. Merkel hükümetinin bu yükü hafifletme gibi bir çabası da hala ufukta görünmüyor. 

Stratejik ilişkiler adına bugüne kadar sürdürülen dengeleme politikalarını artık Almanya bir tarafa bırakmalı ve Erdoğan’ın restleşme politikalarına karşı net bir tavır ortaya koymalıdır. 

Şu bilinen bir gerçek; hem Merkel, hem de Avrupa’nın öncelediği Türkiye’nin insan hakları sorunu değil. Buna güvenerek Erdoğan Almanya’nın önüne Kürt düşmanlığı politikalarını rahatça dayatabiliyor. Fakat Türkiye’de sosyal yapıya yansıyan kaos, Almanya’da da artık ciddi biçimde hissedilir durumda. Erdoğan’ın elinde mülteci kozuna ek olarak, Almanya’da örgütlendirdiği ve harekete geçirmek istediği kitlesi de gözden kaçmaması gereken önemli bir unsur. 

Yazarın diğer yazıları