Beka sorununun örttükleri ve örtemedikleri

Yeni Zelanda’daki saldırının ardından başbakanın verdiği tepkiler ve süreci intikam sözleri yerine biz “biriz” söyleminin öne çıktığı birleştirici bir politikayla yürütme biçiminin, yeniden yükselen sağ ve radikalizm karşısında insani olanın ne olduğunu hatırlattığı dönemde Türkiye’ye beka sorunu tartışmasıyla yerel seçimlere hazırlanıyor. Beka sorununun ne olduğunu işsizlik rakamlarına, giderek yükselen şiddet dalgasına ve Erdoğan’ın tanımladığı varlık kuyruklarına bakarak anlaşılabilir. Zira iktidarın bir tane belediye bile kaybetmeme hırsı, inşaat ve enerji sermayedarlarının birikimine dayalı sistemin tek garantisini de açıklıyor. Bir tane bile belediye kaybettiklerinde borçlanma, halkın kullanımında olan yerel zenginliklerin sermayeye aktarılması ve yıkıma, talana dayalı mekan politikasının orada devam edemeyeceği anlamına geliyor. İktidar dışındaki düzen partilerinden farkı yerelde yok gibi görünse de aslında, fiili olağan üstü halin devam etmesi ve camilerin içinden, muhtarlara, eğitim veya sağlık alanına kadar gündelik hayatın içinde oluşturulan baskı alanlarının iktidara can suyu taşıması ile muhalefetin artık “sosyal ölüm” anlamına gelmesi farkın ne olduğunu gösterebilir.

Beka sorununun altında gizlenen gerçekleri mercek altına alırsak, özellikle işsizlik rakamlarının dikkat çektiği görülüyor. Birkaç rakama bakalım: Türkiye’de işsiz sayısı 4 milyonun üzerinde, toplan işgücünün yüzde 13,5’ine denk geliyor. Geniş tanımlı işsizliğe göre ise 7 milyonun üzerinde işsiz var. Yani geçici işlerde çalışan ve işsizlik sigortasına hak kazanamayanlar onlar. Kadınların durumuna bakıldığında ise her çalışmak isteyen üç genç kadından birinin iş bulamadığı görülüyor. Kriz dönemlerinde işsiz sayısının bir milyon arttığını düşünürsek, kadınların daha ağırlıkta olmak üzere insanların gelecek umutlarının ekonomik güvencesizlikle beraber ortadan kalktığını görmek mümkün.

Ardarda ilan edilen konkordatoların ardını iflas açıklamaları da aldı. Pek çok firma işçilerini büyük sayılarda izne gönderdi veya işten çıkardı. Sanayi üretiminde daralma istatistikleri de bu sürecin devam edeceğini gösteriyor. Çalışma saatlerinin Türkiye’de, dünya ortalamasının üzerinde olması sadece krize mal edilecek bir konu değilken, bu kadar işsizlikle insanların günlerinin yarısını fiilen veya dolaylı yollarla iş içinde geçirmesi önümüze dökülen gerçekler.

Tarımsal üretimin ise soğan depolarına baskınlardan, hal çalışanlarının terörist haline getirilmesine ve daha sonrada patates gibi her toprakta yetişebilen bir ürünün ithal edilmeye başlanmasına kadar inandırıcılığı olmayan ama saçmalığından gözlerimizin yaşardığı bir senaryoya bir politik komplo filmine dönüştüğünü izlemeye başladık. Tarımsal üretimin krediye ve küresel oligopollerin ürettiği tohumlara bağımlı hale gelmesi, tarım topraklarının bankalara ve büyük sermayedarlara devri ile ortaya çıkan küçük üreticilerin mülksüzleşmesi ile taşrada AKP’nin muhafazakar görünümlü tüccar ideolojisinin güçlü zemin bulması arasında bir bağlantı olsa gerek. Sünnileştirilen, millileştirilen ve birbirinin aynısı bir estetik yoksunluğunda betonlaştırılan küçük kentlerin “sevimli” ve “sakin” olmaktan çıkıp insanlığın sınırını aşağıya çekmekte yarışan bir AKP distopyasına dönüşmesine şaşırmamalı.

Seçimlerde söylemlerin giderek sertleşmesinden, sokağa çıkan kadınlara yönelik tehditlerin linç noktasına gelmesinden, Yeni Zelanda’daki olaydan Türkiye’ye düşmanlık yapılıyor algısının oluşturulmasından; Hocamız Füsun Üstel gibi barış için, avukatımız Selçuk Kozağaçlı gibi adalet için çağrı yapanlara hapis cezası çıkmasından, AKP’nin gücünün mekansal politikalar üzerinden yeniden inşa edildiğini anlıyoruz. AKP’nin mekanı talan ve üzerinde yaşayanları darmaduman ederek kurduğu iktidar, bir seçimle yıkılmaz ama beslendiği kaynakların kesilmesi bizim için bir başlangıç olabilir. Gezi döneminde dediğimiz gibi, bu daha başlangıç mücadeleye devam!

Yazarın diğer yazıları