‘Ben, yüzümü nereye döneyim?..’

Ahmet KAHRAMAN

Türk devletinde, yaşanan bu halleri, “Kırmızı Pazartesi’deki gibi” tabiriyle, tarif edenler var.

Kırmızı Pazartesi mi? Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in bir romanının başlığıdır. Romanda, bir Latin Amerika ülkesi kasabasında işlenen namus cinayeti anlatılıyor. Anlatıma göre, Santiago Nasar adındaki gencin, öldürüleceğini Belediye başkanı ve polisi ile bütün kasaba halkı biliyor. Eli bıçaklı dolaşan, katilleri herkes görüyor. Ama, Nasar’ı koruyacak hiç bir önlem alınmıyor.

Kürdistan’da herkes birer Santiago Nasar’dır. Eskiden, 12 Eylül 1980 Generalleri rejiminde bile katiller, katliamcılar hakkında, en azından soruşturma, araştırma yapılıyordu. Hatta, General Evren suç işlemiş asker ve polisler hakkında verilmiş cezaları açıklayarak, “bizde de adalet var” demeye getiriyordu.

Recep Erdoğan’ın İhvan rejimi Ceylan çocuğun katillerini gizleyerek, Uğur Kaymaz’a canilerini, Roboskî katliamlarını ödüllendirerek, İhvan adaletini yürürlüğe koydu. Devletin silahıyla cinayet suç olmaktan çıktı. Yüzlerce tanığın gözleri önünde katledilen Kemal Kurkut’un katilleri hakkında soruşturma açılmasına izin vermediler. Sur, Cizre, Şırnak …katliamlarının kayda bile alınmadı.

 Suruç katliamı ise Kırmızı Pazartesi’ye dönüştü.

AKP milletvekili İbrahim Halil Yıldız, 24 Haziran seçimlerinden önce, 14 Haziran günü, silahlı adamılarının eşliğinde, Mafya tarzı “oy rica etmek” üzere, Suruç esnafı turuna çıkıyordu.

Yıldız’ın “Mafya ilişkileri” ağını herkes biliyordu. Bir ayakları, Mafya’nın uğraş dallarından at yarışlarında, öteki ayakları da tefecilikleri ile Türk hukuku adına alacak-verecek işlemlerindeydi. Bu yüzden, devletle içiçeliklerine rağmen, ailenin pek çok evladı, adam kaçırma, işkence yapma, kurşun sıkma, mal, mülk gasbı nedeniyle mapustu.

 Bunu bilen esnaf, Yıldız’ı üstüne sıçrattan savuşturmuştu. Ancak, sıra Şenyaşar kardeşlere geldiğinde onlar, dobradorcu çıkıyor ve “sana verilecek oyumuz yok” cevabıyla geri çeviriyordu.

Bundan sonra, olan oluyor ve Yıldız, Mafya raconu gereği olarak, “rencide edilmiş mağdur” durumuna düşüyor, çetesi bunun üzerine silaha sarılıyor, Celal ve Adil Şenyaşar kardeşler ağır yaralanıp düşüyor, bu arada Yıldız’ın kardeşi de vuruluyor, kasabada devletin eşkıya, eşkıyanın devlet olduğu süreç başlıyordu. Yıldız çetesinin adamları, kasabayı teslim alıyor, yaralıların taşındığı hastaneye baskın düzenleyip Celal ve Adil Şenyaşar kardeşleri, polisin elinden alıp linç ederek kurşunlayarak, oğullarının akibetini öğrenmeye gelen baba Esvet Şenyaşar‘ı da parçalayarak katlediyordu.

Polis katilleri görmemek için yüzünü çeviriyordu. Tarım Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba seyirci, rejimin reisi Recep Erdoğan ise sıcağı sıcağına “PKK baskını” haber veriyordu, Türk halkına. Bu arada devlet, suç unsurlarını yok etmek üzere harekete geçiyor, katillerin kamera kayıtlarını yok ediyor, duvarlara sıçramış kanı yıkayıp yerini yeniden boyuyor, polis de, katliama uğramış Şenyaşar ailesinin kurtulanlarını tutuklamak üzere, insan avına çıkıyordu.

Öte yandan, aile bütün olarak kuşatma altına alınınca, çare olarak kasabayı terke etmek zorunda kalıyordu. Katliamcılara ise soru bile sorulmuyor, çetebaşı İbrahim Halil Yıldız, bu arada Milletvekili olarak, devleti temsilen Türk büyükleri protokolünde yerini alıyordu.

Emine Şenyaşar da “erd û ezman“a, ve dahası erd û ezman arasında yaşayan kurda, yükseklerde uçan kuşa “hewar” sesini duyurmaya çabalıyordu:

“Ağlıyorum olmuyor. Beddua ediyorum olmuyor. Ben yüzümü nereye döneyim? Nereye gideyim? Oy istemeye geldiler. ‘Yok‚ denilince, katliam yaptılar…”

O, bir anne ve eşti. Yaralı iki oğlunun elini tutmak için koştuğu hastanede, katledilişlerini öğrenmiş, kocası da elinden koparılıp gözleri önünde başı ezilerek öldürülmüştü.

Onun deyimiyle, bir zulüm ki, IŞİD’de bile görülmemiş.

Ve o, sadece ağlıyordu. Günlerdir gece, gündüz yaptığı tek şey buydu. Ağlaya ağlaya göz bebekleri kurumuştu, artık…

Oturduğu yerde, başı koparılmış kuş gibi çırpınıyor, yaralı sesiyle, kocasına sesleniyor “bizi yalnız, başsız bırakıp nereye gidiyorsun, berxudar” diye sitem ediyor, sonra isyancı sedayla diyordu:

“Ağlıyorum, olmuyor. Yüzü nereye döneyim, ben?“

O, yüreğinden vurulmuş bir anne ve eşti. Zalim zulum darbeleriyle yaralı bir halkın evladıydı.

Onun halk da, bu sorunun cevabını uzun uzun düşünmüş, sonra kurtuluş çaresi olarak, umudu dağlarda arayıp yüzlerini o yana döndüler. Dağların hikayesi, böyle başladı.

Ama hiç bir emek boşa gitmedi. Sabretmeyi bilenler, bunların da sonunu göreceklerdir.

Yazarın diğer yazıları